26 Mart 2009 Perşembe

Hiç normal değil.



Üçü mp4, biri mp5 olmak üzere; müzik dinleyebileceğim evdeki 4 cihazın da çalışmıyor olması hiç normal değil.

Sinirim bozuk, evet.


Not: Resimdeki ablayı çok kıskandım. Ne güzel müzik dinliyor, huzur buluyor.

Not 2: Resimdeki ablayı çok kıskandım. Çok duru bir güzelliği var, komple yani.

24 Mart 2009 Salı

Oysa Hollywood'un bize ihtiyacı vardı.



Büyük hayallerimiz, müthiş yeteneklerimiz vardı. İlk deneyimimizi -her ne kadar şanımıza yakışmasa da- kıytırık bi' İngilizce yarışmasında yaşayacaktık; ama ne önemi vardı ki? Biz sanatımızı icra edecektik, eğer 3-5 jüri sanatımızdaki derinliği anlayamıyorsa da bunu önemsemeyecektik. Çünkü bizi anlasa anlasa Akademi jürisi anlardı.

* * *

9. sınıftayız. İngilizce öğretmenimiz bir yarışmadan bahsetti; speaking, grammer ve drama şeklinde üç bölümden oluşan (Türkiye geneli) bir İngilizce yarışmasıydı. Ama çok da üzerinde durmadı. Katılmak istemeyeceğimizi düşünüyordu. Lakin beni ve birkaç arkadaşı bu yarışma işi oldukça heyecanlandırdı.

Bana cazip gelen kısım drama kısmıydı. Hiç bir şey olmasa dahi en azından eğlenirdik. Hem zaten biz süperdik, harikaydık; niye katılmasaydık ki?

Hemen çalışmalara başladık. Ama tersinden başladık işe. İlk önce dramaya kimlerin katılmak istediğini sorup bazı düzenlemeler yaptıktan sonra senaryo üzerinde düşünmeye başladık. Tabii biz süper, hiper, mega yetenekli olduğumuzdan her şeyi kendimiz hallediyorduk. Öyle başkalarının yazdığı senaryoda oynamak klasımızı sarsardı, kendi senaryomuzu kendimiz yazacaktık. Kadro belli olunca senaryo üzerinde düşünmeye başladık. Ele alabileceğimiz konuları düşünüyorduk; ama fazla da düşünmeye gerek yoktu aslında. Çoğumuz ilk andan itibaren bir parodi olmasını istiyorduk.

Parodide karar kılınca hangi filmin parodisini yapacağımız bizi baya düşündürdü. Matrix, Pirates of the Caribbean, Lord of the Rings gibi bir sürü ihtimal geçiyordu kafamızdan; ama bazıları kadro yüzünden, bazıları da teknik sebepler yüzünden uygun değildi. Bunları tartışırken de kült filmlerin sahnelerini kendi kendimize canlandırıyor ve eğleniyorduk. Herkes ayrı telden çalarken aklımıza bir fikir geldi. Neden sadece bir filmin parodisini yapalımdı ki? Her filmden bir/birkaç karakter alıp ortaya karışık bir şeyler çıkarmak belki de en iyisiydi.

Sonra kararımızı verdik. Her filmin süperkahramanını buluşturacak bir senaryo yazacaktık. Peki nasıl buluşturacaktık ki o kahramanları? Bir görev olmalıydı elbette; ama ne? Biraz düşündükten sonra orijinalliğin sınırlarında(!) bir görev bulduk. Evet, ÖSS soruları çalınmış olacaktı ve ÖSYM başkanı da "bu işi çözse çözse bizim süperkahramanlar çözer" diyerek her filmin süperkahramanını ya da kahramanlarından birini çağıracaktı.

Konuyu belirledikten sonra (ki hala ortada bir senaryo yok, kişiler belirlendikten sonra senaryo bunun üzerine bina edilecek) en ünlü filmlerden tipimize göre kahramanları paylaştırmaya başladık. Talha, ÖSYM başkanı; Serdar, Matrix'ten Neo; Cihat, Pirates of the Caribbean'dan Jack Sparrow; Halil, Lord of the Rings'den Gimli; Oğuz Kaan, The Godfather'dan Don Corleone; Yusuf, Harry Potter'dan Harry Potter olacaktı. Ve ben de yine Harry Potter'dan Hermione Granger olacaktım.

Rollerimiz de belli olduktan sonra Serdar'la senaryoyu yazmaya başladık. Çok zevkliydi. Bir kere derslere girmiyorduk -ki bu başlı başına bir zevk zaten. Sonra bir 2-3 satır yazıp yarım saat düşünüyorduk ve aptal espriler yapıyorduk. Bu şekilde ve bir şekilde senaryo yazma işi de bitti. Ondan sonra provalara başladık. Tabii provalar yüzünden de derslere girmiyorduk, bu drama işi gittikçe zevkli bir hal almaya başlamıştı. İngilizce öğretmenimizin ve diğer arkadaşların da yardımını alıyorduk. Özellikle yarışmaya speaking'den katılacak olan Mustafa'nın çok yardımı oldu. Hem bir yönetmen gibi bizi gözlemleyip eksiklerimizi gidermemize yardımcı oluyordu hem de müziklerin gerekli sahnelerde çalınması gibi konularla ilgileniyordu. Tabii bunlar gerçekten prova yaptığımız nadir anlar için geçerliydi. Başımızda hoca olmadığında genelde kim 500 milyar ister? filan oynuyor, geyik yapıyor, Cihat'ın kendini fazla kaptırdığı ve Jack gibi davranmaya başladığı davranışlarına gülüyorduk. Gerçi bazen kendimizi eğlenmeye fazla kaptırıyor, orada niçin bulunduğumuzu unutuyorduk; ama ne önemi vardı ki canım? Ne de olsa biz bu yetenekle 2 sene sonra Hollywood'un aranan isimlerinden olacaktık.

Her şey böyle güllük gülistanlık giderken (aslında o kadar da güllük gülistanlık değildi. ben bir kere arkadaş(lar)ın tavrına çok kızmış, pelerinimi ve senaryonun yazdığı kağıdı fırlatıp terketmiştim sahneyi. sonra hönküre sümküre ağlamış, dramadan ayrılmış, arkadaşların ve öğretmenin uzun süren ısrarları sonucunda geri dönmüştüm.) hocamız çok kötü bir haber verdi. Yarışma tümüyle iptal olmuştu! Yıkıldık. Boşa giden onca emeğimize mi yanalım, hayatımızda bir sefer yaşayabileceğimiz bir deneyimden mahrum kaldığımıza mı yanalım, eğlencemizin bittiğine mi yanalım bilemedik...


Oysa ki o yarışma bizim müthiş yeteneklerimizin keşfedileceği yer olacaktı. Hollywood'un en çok aranan isimleri olacaktık. Spielbergler, Jacksonlar, Fincherlar, Burtonlar, Tarantinolar, Scorseseler, Polanskiler filan çok yalvaracaktı "hadi be hacı, gel bizim filmimizde oyna be" filan diyeceklerdi; ama biz yüz vermeyecektik. Ödüle doymayacaktık. Hatta o kadar çok Oscar'a aday olacaktık ki, altın adamlarımızı biz almaya gitmeyecektik, onlar bize yollayacaklardı. Ne kadar müthiş senaryo yazdığımızı da gördüklerinden yazdığımız senaryolar yapımcı şirketler tarafından adeta kapışılacaktı. Hollywood şirket kavgalarına sahne olacaktı. Sadece şirket mi? Aktörler ve aktrisler de bizimle çalışma ayrıcalığı elde edebilmek için çok mücadele edeceklerdi. Julia Roberts, Kate Winslet, Cate Blanchett, Nicole Kidman filan bildiğin saç saça baş başa kavga edecekti "ağzını yırtarım senin, kaltak" diyecek raddeye geleceklerdi. Brad Pitt olsun, Kevin Costner olsun, Bruce Willis olsun "şimdi kavga çıkar, ne olur ne olmaz" diyerekten kelebek taşımaya başlayacaklardı yanlarında. Hollywood'da bir çığır açacaktık. Öyle ki yıllar sonra tarih kitapları bile bizden bahsedecekti...

Lakin yarışma iptal oldu ve biz keşfedilemedik. Oysa ki bize çok ihtiyaçları vardı. Yazık oldu Hollywood'a.

13 Mart 2009 Cuma

Soru:

Birileri de beni sevsin, bana değer versin, beni düşünsün istiyorum.
Çok şey mi istiyorum?

10 Mart 2009 Salı

Felsefeciden dışavurumcu bir yaklaşım



Yer: 11-A
Zaman: Felsefe dersi
Kişiler: Felsefeci, Sınıf
Konu: Varlık Felsefesi


Felsefeci: Biz tüm varlıkları görebilir miyiz?... Nah görürüz!

Sınıf: ?!!!...

9 Mart 2009 Pazartesi

konuşmak: 1 / yapmak: 0


Geçenlerde en zor konuşmalarımdan birini yaptığımı söylemiştim. Olayların cereyan ettiği yaklaşık üç aylık süre içerisinde yazmakla yazmamak arasında çokça gidip geldim. Konuşmadan sonra ise çokça düşündüm ve yine yazamadım. Son birkaç gündür ise yazının uzun olacağını bildiğimden üşeniyordum; ama bir yandan da burayı böyle benim için çok özel bir yer gibi gördüğümden yazmam gerekiyormuş gibi hissediyordum.

Ve o yüzden de, başlıyoruz.


* * *


Benim çok yakın bir arkadaşım var/dı. Cidden çok yakındık. Kendisi Manisa'da yatılı okuyor; ama normalde İzmir'de yaşıyor. 9. sınıfta tanıştık; ama o zamanlar hem ayrı sınıflarda oluşumuzdan, hem de pek muhabbet geliştirecek durum olmadığından pek yakın değildik. Sonra 10. sınıfta baya yakınlaştık. Yine ayrı sınıflardaydık filan ama teneffüslerde filan sürekli bir araya gelirdik. Bir sürü ortak noktamız vardı. Bunları keşfettikçe de daha da yakınlaştık. Sonra ben yurtta kaldım, o bizde kaldı birkaç kez. Annelerimiz de okul vesilesiyle filan tanıştılar. Biz bir kere İzmir'e gittik arkadaşlarla onlara.

Sonra geçen yaz -yani 10. sınıfı bitirdiğimde- ayrı olmamıza rağmen sabahlara kadar mesajlaştık, konuştuk, msn'de yazıştık... Her an birbirimizden haberdardık. Sonra beni İzmir'e davet etti. Ben gittim 3-4 gün onlarda kaldım. Dermansız kalıncaya kadar gezik, sabahlara kadar film izledik, muhabbet ettik. Yani aramızdan su sızmıyordu. Ayrıca o sene ikimiz de TM'ye geçmeye karar vermiştik ve 11. sınıfta aynı sınıfta olacaktık.

Nitekim öyle de oldu. Artık diğerlerine ek olarak bir de sıra arkadaşıydık. Sürekli beraberdik yani. Her şeyi beraber yaptık, zor zamanları birlikte aştık, her şeyimizi paylaştık... Yani dosttan bile fazlaydık.

Ama fazla muhabbet, tez ayrılık olduğundan mı, birbirimizi sandığımız kadar iyi tanıyamadığımızdan mı, yoksa birileri değiştiğinden mi bilinmez yaklaşık üç ay önce büyü bozuldu. Birkaç gün doğru dürüst konuşmadı benimle, fazla yüzüme bakmadı, soğuk davrandı sürekli. Ben buna bir anlam veremediğimden bir şeye morali bozuktur, canı sıkkındır diye hiç canımı sıkmadım bu mevzuda. Ama tavrı devam edince dayanamadım, mesaj attım. Mesajımda son zamanlarda bana neden böyle davrandığını, benim farketmeden bir şey mi yapıp da onu kırdığımı sordum. O da durumun benle yani benim davranışlarımla alakalı olduğunu söyledi; ama daha fazlasını söylemedi. Tüm ısrarlarıma rağmen yarın okulda anlatacağını söyledi ve ben de pes edip yarını beklemeye başladım. O gece sabahı zor ettim ve o gelir gelmez anlatmasını istedim; ama o "şimdi olmaz, öğle arası" diye inat etti ve ne dediysem anlatmadı. Öğle arası oldu yemekhaneden sınıfa çıktık. Sınıf boştu. O kürsüye oturdu, ben de öğretmen sandalyesine ve ikimiz de sessizce camdan bahçeyi seyretmeye başladık. İkimizin de karşıdakinden bir şeyler beklediği belliydi; ama kjimse bir şey söylemiyordu. Sessizlik uzayınca dayanamadım ve lafa girdim;

+ Eee?..
- Eee!...
.......
+ Bir şeyler söylemeyi düşünüyor musun?
- .....
+ Hadi ama! Dün yarın dedin. Sabah öğle arası dedin ve işte şimdi öğle arası.
- Ya şey...
......
- Bilmiyorum...
- Ya boşver...
......

Uzun ve can sıkıcı bekleyişten sonuç alamamaktan dolayı bende sinirler tavan yapmıştı. Derin bir iç çektim ve tekrar pencereden dışarıya bakmaya başladık; ama kuvvetle muhtemel ki onun da dışarıya bakma sebebi benim gibi bahçede kim ne yapıyor diye merak etmekten oldukça uzaktı.

.......

Aradan günler geçti; ama hiçbir şey düzelmiyordu hatta daha da kötüye gidiyordu. Ben belki tüm bu saçma tavrından vazgeçer diye onun davranışlarını görmezden geliyor ve eskisi gibi sıcak davranmaya çalışıyordum; ama bir yerden sonra bu çok can sıkıcı olmaya başladı ve bir arkadaşa rica ederek onunla konuşmasını istedim. Sanki ben söylememişim gibi onunla konuşacak ve aramızdaki soğukluğun sebebini öğrenecekti.

Konuştu da. Duyduklarım beni oldukça şaşırtı. Söylediğine göre benim davranışlarım hoşuna gitmiyormuş. Çok inatçı ve 'dediğim dedik' biriymişim. İlla ki insanlara düşüncelerimi kabul ettirmeye çalışıyormuşum falan filan... Aslında bazı hususlar doğruydu. Yani evet, ben inatçı biriyim ve inandığım konularda görüşümü sonuna kadar savunurum. Ama bu bence oldukça normal,"tamam ya, senin dediğin gibi olsun" şeklinde bir davranış belki de yapacağım son şeydir. Evet, bunu zaten biliyorum, diğer arkadaşlar da bu konu da hemfikirler; ama belli ki bu durum bazen bazılarını rahatsız edici boyutlara ulaşıyor/muş. Ama şaşırdığım nokta bunlar değildi. Şaşırmıştım çünkü, bu benim hiçbir zaman kasıtlı yaptığım bir şey olmamıştı, kişiliğimin -belki de hoş olmayan- bir parçasıydı ve sonradan ortaya çıkmamıştı. Belki de babamın genlerinin etkisiyle küçüklüğümden beri böyleyim ve bunu herkes biliyordu, o da biliyordu. Birdenbire neden bu özelliğimin onu rahatsız etmeye başladığını anlamamıştım; ama yine de buna son vermek için ölçülü davranmaya karar verdim.

Ve o andan itibaren bana karşı tüm yaptıklarını yok sayarak iyi davrandım ona karşı, daha doğrusu eskisi gibi davrandım. Hatta bazı yönlerden eskisinden de iyi ve dikkatli davrandım. Tek amacım benim gözümde onun hala eskiden olduğu gibi değerli olduğunu farketmesini sağlamaktı. Eğer ben eskisi gibi sıcak davranmaya devam edersem onun da yumuşayacağını ve eskisi gibi olacağını düşünüyorum.

Bu süreç içerisinde birbirimize karşılıklı davranışlarımızı incelemek gerekirse;

  • O hiçbir şeyini anlatmazken ben eskiden olduğu gibi her şeyimi anlattım. Ve o benim anlattıklarımı yüzüme bile bakmadan dinledi.
  • O benim mesajlarıma cevap atmazken ben onun çıkar amaçlı mesajlarına ("yarın hangi dersler vardı?", "edebiyat ödevi neydi?" vs.) daima cevap attım. Hiçbir zaman da ona hesap sormadım cevap atmadı diye ve o da hiçbir zaman herhangi bir açıklama yapmadı cevap vermemesiyle ilgili.

  • Evde kahvaltı yapmadığımdan hemen hemen her gün ilk teneffüs kantine giderim. Giderken de onu çağırırdım. O sadece kendisi de aç olduğunda benimle gelirdi. Ve ben ayda yılda bir kez evde kahvaltı yapmış olduğumda o kantine ineceğinde, yarım ağızla yaptığı kantin davetini reddetmez en azından çay içer ve onunla otururdum.

  • O, teneffüslerde sıradan hiçbir şey söylemeden kalkıp giderken ve beni çağırmazken; ben her gittiğim yeri ona söyler onu da en azından kibarlık açısından davet ederdim. O benim davetlerime olumsuz cevap verirken, ben onun ayda yılda bir de olsa yarım ağızla yaptığı davetleri kabul ederdim.

  • Ben yemekhanede kendi bardağıma su koyarken ona da doldurup tepsisine bırakırdım ve şimdiye kadar onun bunu yapması sayılıdır.

  • O genelde yemeğini bitirince yemekhaneden ayrılırdı. Bense genelde yemeğimi erken bitirsem bile yemekhaneden çıkmak için onun da bitirmesini beklerdim.

  • Eğer bir soruyu çözemezse ya da yanlış çözdüğü için benden yardım isterse, soruyu ona anlatırken hep yumuşak davrandım ve çözümü anlatırken hep "bence"yi cümlelerimin başına ekleyerek çözüm yolumun yanlış olabileceğini ifade ettim.

  • O yüzüme bakmazken ben sınavlar başlamadan bir gece bizde kalmasını teklif ettim ve verdiği cevap "neden?" oldu. "Bizde kalman için illa bir sebep mi olması gerekiyor?" dediğimde ise sorumu zekice "hmm"layarak cevapladı. Ucu açık teklifimden bir hafta sonra ise bir üst dönemden bir arkadaşın evinde kaldı.

Eminim listeye ekleyebileceğim bir kaç madde daha vardır; ama sanırım bu kadarı ne demek istediğimi yeterince anlatıyor.

İşte yukarıda sözünü ettiğim karşılıklı davranışlar yaklaşık 3 ay sürdü. Üstelik ben normalde bu tip davranışlara normalde 3 gün bile davranamayacak kadar sinirli ve sabırsız biriyken. Diğer arkadaşlar bile bunu farketmiş, nasıl olup da benim bu kadar dayandığımı merak ediyorlardı. Aslına bakarsanız çok zor, aşırı derecede zor oldu. Her gün, her saat, her an onunla konuşmak istedim. Bu saçma oyunu neden devam ettirdiğini, benimle bir sorunu varsa neden konuşmak yerine beni yok saydığını, bende hoşlanmadığı bir şey varsa bile onun bunu bana söylemeden benim kendi başıma anlayıp düzeltemeyeceğimi, davranışlarımın birden nasıl olup da batmaya başladığını ve daha birçok şeyi ona sormak istedim. Ama tek yaptığım susmak oldu. Çünkü bu işin ciddi bir tartışmaya dönüp arkadaşlığımızın sonu olabileceğini, her şeyin daha da berbat olacağını düşünüyordum. Bu yüzden de sadece bekledim. Onun benimle her şeyi açık açık konuşmasını ve bu aptal şeyi sürdürmemesini bekledim.

Bekledim, bekledim, bekledim... Tek istediğim buydu ondan. Yüzüme bakmak dahi istemiyor olabilirdi. Beni nefret edilecek, iğrenç bir mahluk olarak görüyor olabilirdi; ama hiçbir şey söylemeden bana bunu yapamazdı. En azından bir şeyler söylemeli ve sonra da nasıl davranmak istiyorsa öyle davranmalıydı. Ama o yapmadı. Ta ki geçen cumartesiye kadar. Nasıl oldu bilmiyorum ama -muhtemelen birilerinin teşvikiyle- benimle konuşmaya karar verdi (msn'de). Bana kısaca neden artık bana soğuk davrandığını filan açıkladı. Fakat benim cevabım çok kısa olmadı. Aslında oldukça uzun olduğunu söyleyebilirim. 3 aydır içimde biriktirdiğim, söylemek için delirdiğim ama söylemediğim şeyleri -ki bu şeyler yukarıdaki maddeleri de içinde barındıran şeylerdi- öfkeme yenik düşmeden açıkladım. Anlattıkça rahatladım. Söylemek istediğim tüm o şeyleri söyledikçe hafifliyordum sanki. En sonunda diyeceklerimi bitirdim ve oldukça geç de olsa benim bir insan olduğumu kabul edip benimle o konuşmayı yaptığı için ona teşekkür ettim ve iyi geceler dileyip çıktım. Daha doğrusu msn'in nimetlerinden olan 'çevrimdışı göster'i kullandım. Çünkü vereceği hiçbir cevabı duymak istemiyordum.

Galiba ilk anlarda bunu farketmedi ve kendince açıklama yapmaya koyuldu. Aslında pek de açıklama denemezdi; çünkü ortada açıklanacak bir şey yoktu. O 3 ay boyunca benim varlığımı benim tüm o çabalarıma rağmen neredeyse yok saymıştı ve buna mantıklı bir açıklama getirmek de oldukça zordu. Nitekim öyle de oldu. O da tüm yaptıklarını ve tüm o süre boyunca bana ne kadar acı çektirmiş olduğunu kabul etti ve ben ç.dışı görünüyorken "özür dilerm amélie gerçekten. seni bi arkadaş bi dost olrak gerçekten çok seviyorum ben. bu yüzden o harektlerinin ilk bana batmaya canımı sıkmaya başladığı zamanlarda yurda geldim bütün gün ağladım. c...., a...., n.... hepsi yanımdaydı bu beni haklı çıkarmaz tabi ki sadece sana değer verdeğimi bil istiyorum... neden böyle batmaya başladı noldu bana bilmiorm kendimi anlayamıyorum. zaten ben naptım diyorm şu an.. hayatımda asla yapmadığım, yapmaktan hep çekindiğim iğrenç bişeyi yaptım sana ben. üzgünüm." cümlelerini yazdı. Ve muhtemelen sonra da ç.dışı olduğumu farketti ve bir şey yazmadı. Ben de çıktım zaten.

........

Şurada da dediğim gibi daha mutlu değilim; ama çok daha huzurluyum. Çünkü konuşulacak her şey konuşuldu ve bundan sonra kimse, hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi davranmayacak. Ve ben, koşulsuz-şartsız iyilik modundan çıkıp hissettiğim gibi davranabileceğim. Çok sıkılmıştım bu oyunu devam ettirmekten. Bundan sonraki davranışlarımı onun bana olan davranışları belirleyecek. O bana nasıl davranırsa ben de ona aynen öyle davranacağım. Her şeyi unutmak isterse, eskisi gibi olmak isterse bunu yapabilirim belki. Ama soğuk davranıp beni yok saymak isterse, ben de sıranın öteki tarafını yok sayacağım.

Nasılsa tek kişilik bir oyun -değil artık- bu.


* * *

Komik. Sanki hiç konuşmamışız gibi davranıyor, soğukluğunun biraz yumuşamış olmasını saymazsak. Sanırım benim geçen aylar boyunca yaptığım gibi köpeği olmamı bekliyordu. O bana nasıl davranıyorsa benim de ona artık öyle davranmam onu oldukça şaşırttı.

Ve muhtemelen nasıl davranması gerektiği konusunda yaşadığı çelişkileri benim normale dönmem bir şekilde çözdü. Beni eskisi gibi köpeği olarak bulsaydı belki acıyacak ve yumuşak davranacaktı; ama benim nötr tavrım, bana olan tavrının biraz yumuşamış olsa dahi eskisi gibi kalmasını sağladı.

Sonuç olarak pek de bir şey değişmedi.


konuşmak: 1 / yapmak: 0

3 Mart 2009 Salı

Wallet Sweet Wallet: Bir cüzdan çok şeydir.



Pazar sabahı dersanede farkettim ilk kez cüzdanımın olmadığını. Çantamı birkaç kez kontrol edip de orada olmadığından emin olunca evde bıraktım herhalde diye düşündüm; ama içime yine de bir kurt düşmüştü. Çünkü çantamdan cüzdanımı çıkarmadığımdan neredeyse emindim; ama yine de fazla önemsemedim.


Eve gittiğimde babam bizi dağa çıkaracağı için, yani gezmeye götüreceği için cüzdan meselesini unuttum ve eve dönünce de bu tamamen aklımdan çıkmıştı. Yatmak üzereyken aklıma dersane çantamdaki bazı gerekli şeyleri -ki bunlara normal zamanlarda cüzdanım da dahil oluyordu- okul çantama koymak geldi ve o sırada cüzdan meselesini de hatırladım.


Sonrası oldukça stresliydi. Olmadığını bile bile okul çantamı, kitap dolaplarımı, gardrobumu, odanın gizli kalmış köşelerini, yataklarımızın altlarını, toka ve çorap çekmecemi ve daha bir sürü saçma yeri aradım. İnatla aramaya devam ediyordum. Çünkü kaybolmuş olma ihtimali ile yüzleşmek oldukça kötü bir fikirdi. Nerelerde olabileceğini düşünürken cumartesi akşam dersaneden dönerken Tansaş'a uğrayıp aldığım abur cubur poşetine koymuş olabileceğimi düşündüm. Oraya da baktım; ama yoktu. Hiçbir yerde yoktu işte.


Sonunda olabilecek hatta olamayacak tüm yerleri de aradığıma kanaat getirince cüzdanımı kaybettiğimi kabul etmek zorunda kaldım. Bir yerlerde düşürmüş filan olmalıydım. İçinde öğrenci kimliklerim filan vardı; ama cüzdanımda telefonumun ya da adresimin yazılı olduğu herhangi bir kağıt yoktu -cüzdanımı bulan fazla iyi niyetli şahsın cüzdanı sahibine ulaştırmak isteyebileceği ihtimali için. Evet, kabul etmeliydim. Cüzdanımı bir yerde düşürmüştüm ve bulma ihtimalim de yok denecek kadar azdı. Ve düşünmeye başladım, cüzdanıma elveda demenin nelere elveda demek anlamına geldiğini... İçine düştüğüm dehşet daha da arttı. Çünkü gerçekten de cüzdanım hem maddi hem de manevi açıdan benim için oldukça önemliydi.


- ablamın doğumgünüm için yolladığı paranın henüz harcamadığım yarısı olan, özenle sakladığım 50 liraya,
- nostalji olsun diye sakladığım şu zamana kadar sahip olduğum tüm öğrenci kimliklerime,
- bir sürü vesikalık fotoğrafa -ki fotoğraf sahiplerinden bir kısmını belki de hayatım boyunca hiç göremeyecektim,
- ablamın ingiltere'ye giderken bana bıraktığı izmir-kentkart'a
- benim için bir öğretmenden çok çok daha fazlası olan bir hocamın yazdığı 2 nota -ki bu notları yazan kadar notların içeriği de benim için çok önemliydi,
- çok sevdiğim cüzdanıma -ki satın aldığım dükkan aylar önce kapandığından aynısını alma şansım yoktu,
- ve -belki de en önemlisi- banka kartıma

elveda demek zorundaydım. Bu da oldukça kötü bir şeydi. Hele de banka kartını iptal ettirmek, sonra yenisini çıkartmakla uğraşmak filan... Babamın vereceği tepkiden de çekiniyordum açıkçası; "niye eşyanıza sahip olmuyorsunuz?" türünden bir şey gelebilirdi çünkü...
Yalnız her şeye rağmen içimde cılız olsa da bir umut ışığı vardı. O da yukarıda bahsettiğim "bir yerler" kısmına Tansaş'ın da dahil olabileceği. Mesela aldıklarımı poşete koyarken cüzdanı kasaya bırakmış ve almadan çıkmış olabilirdim ya da cüzdanımı çantaya koyarken yere düşürmüş ve farketmemiş olabilirdim... Bu da cüzdanıma geri kavuşabileceğim anlamına geliyordu. "Lütfen, lütfen, lütfen..." deyip duruyordum. Lütfen öyle olsundu.


Bu sebeple bugün okulda her anımda hafif bir kaygı vardı. Tamamen aklımdan çıkıyordu, sonra bir şey oluyor yine zihnimi kurcalıyordu. Bir yandan umut edip, bir yandan da eğer oradan da bir şey çıkmazsa ne yapacağımı düşünüyordum. Bu düşüncelerle sonunda okul bitti ve servisten biraz daha geç indim (marketin çaprazında) ve nefes alışlarımı kontrol edemeyerek markete doğru yürümeye başladım. Lütfenler devam ediyordu. Bu benim tek şansımdı.


Doğruca kasaya gittim ve kasiyere bir cüzdan bulup bulmadıklarını sordum. Ondan duyduğum "Galiba geçen gün bir tane bulmuşlardı." cümlesi kesinlikle şu ana kadar duyduğum en güzel cümlelerdendi. Sonra ismimi, yanımda kimlik getirip getirmediğimi, cüzdanın tarifini, ne zaman kaybettiğimi sordu. Bir yerlere telefon etti ve beklemeye başladım. Bir az bekledikten sonra arkamdan "bu mu?" diye bir ses duydum. Arkamı döndüğümde elinde cüzdanımla, gülümseyen bir bayan duruyordu. O an müthiş bir rahatlama ve mutluluk hissettim. Nasıl oldu da sevinçten olduğum yerde zıplamadım hayret ediyorum. Neyse, imzalamam gereken belgeleri imzaladım ve cüzdanımı aldım. Elimde olmasına inanamaz gibi baktım bir süre önce, arkasını filan çevirdim, döndürdüm birkaç kez. Daha sonra içini kontrol ettim -ki zaten bayan özel bir şey olabilir diye açmadıklarını söylemişti. Ve cüzdanın aslında ne kadar önemli bir şey olduğunu daha önce hiç farketmememe şaşırdım. Oysa cüzdan ne harika bir şeydi, onsuz olur muydu hiç?


Şu an "wallet sweet wallet" şeklinde saçma bir ruh halinde olduğumu düşünüyor olabilirsiniz. Haklısınız da. Öyleyim çünkü.

1 Mart 2009 Pazar

Nasılsa tek kişilik bir oyun bu...

*

Dün hayatımın en zor konuşmalarından birini yaptım. 3 aylık sancıyı bitiren yarım saatlik bir konuşma...

Mutlu değilim belki; ama bir şekilde bu saçma oyun artık sona erdiği ve bundan sonra herkes gerçekten ne hissediyorsa öyle davranacağı için rahatım. Sancı yok!

Anlatmak istiyorum; ama yapamıyorum. Elim gitmiyor tuşlara. Evet, hazır değilim daha buna... Ama yapacağım, anlatacağım...

*

Hepimiz antepfıstığıyız, hepimiz Antepliyiz!




Yazıda geçen kişi ve olaylar hayal ürünü olmayıp en az Seda Sayan kadar gerçektir. 2. kişi, şurada da 2. kişi olarak bahsettiğim arkadaştır.


Yer: K... Dersanesi, 3B sınıfı
Zaman: 4. ders - Coğrafya dersi
Kişiler: 2. kişi, coğrafyacı
Konu: Türkiye'nin tarım ürünleri


2. kişi: Hocam antepfıstıpı sadece Antep'te mi yetişiyor?

Coğrafyacı: Hayır canım, Şam'da filan da yetişiyor mesela.

2. kişi: Ama hocam, 'Antep' fıstığı?!..

Sınıf: asdasjhgsjahlkjlkh...