13 Kasım 2009 Cuma

Mide Bulantısı


Okullar başlayalı ne kadar oldu bilmiyorum (bir buçuk ay?). Ama bu kadarı bile öylesine yetti ki. Evet, biliyorum 7 sonra okulu çok özleyeceğim, "keşke geri dönebilsem" filan diyeceğim ama yine de bunun farkında olmam şu anki mide bulantımı gidermiyor.

Evet belki de durumumu tanımlayacak en doğru şey bu: mide bulantısı. Muhatap olmak zorunda olduğum kişiler, bulunduğum mekanlar, yapmak zorunda olduğum işler midemi bulandırıyor. İnsanların tavırları midemi bulandırıyor.

Dört seneyi üç farklı sınıfta okumak ve özellikle de şu anki sınıfta bulunuyor olmak midemi bulandırıyor. Çoğunluğun iyiliği için(!) benim psikolojimi mahvetmiş olan okulumdan bahsediyorum. Sırf birkaç kişiye iyiliğim dokunsun diye zaten yarım senede ancak alışabilmiş ve orada sadece bir sene bulunmuş olduğum sınıfımdan beni ayırmış olmaları ve okulun en kötü sınıfı olduğu konusunda herkesin hemfikir olduğu bir sınıfa koymuş olmaları ve bunu çoğunluğun iyiliği için yaptıklarını söylemelerine katlanabilmeme yardımcı olan tek bir kişi var: Süheyla. Geri kalanlarla muhatap olmak zorunda kalmaktan da nefret ediyorum. Keşke kendimi tutabilsem ve hiçbiriyle anlamsız tartışmalara girmesem. Çünkü sonuç hiç değişmiyor: harap olan sinirler, bağırmaktan acıyan bir boğaz ve titreyen eller.

Tabii bir de olayın şu boyutu var. Hani diyorum bu sınıftan nefret ediyorum, midemi bulandırıyorlar ama olayın daha kötü bir yönü var. Ben bu sınıfı zaten hiçbir zaman sahiplenemedim, yazılı kağıdıma sınıfımı yazarken her seferinde bu kadar düşünmem de bundan olsa gerek. Ama 9. ve 10. sınıftayken bulunduğum sınıfı gerçekten çok benimsemiştim. Gerçekten çok seviyordum. Her şeyiyle. Bu da doğal olarak insanda bir beklenti hali meydana getiriyor. Ama beklenti büyük olmamalı işte. Çünkü ne kadar büyük olursa hayal kırıklığı o kadar büyük oluyor. Çünkü beni şu anki sınıf arkadaş(!)larım sınıftan kovmuş olsalardı sinirlenirdim en fazla ama değer vermediğim insanların bana değer verip vermemeleri de o kadar umrumda olmazdı. Ama işte çok fazla değer verdiğin insanların sana değer vermemeleri seni çok kırıyor. Keşke yapmasalardı ama yaptılar. Sınıfın erkekleri teneffüste sınıflarında olmamızdan rahatsız oldular ve benim onlarla 2 yıl geçirmiş olmamın herhangi bir önemi olacağını düşünmeksizin bizi sınıflarından kovdular. Hem de oldukça ağır bir şekilde. Daha da kötüsü benim üzüntümün, kırgınlığımın boyutunu onca kişi arasından sadece birinin önemsemesi ve af dilemek için büyük bir samimiyetle çaba göstermesi. Yaptığı şey benim için gerçekten çok önemliydi ama bu sonucu değiştirmiyor her halükarda. Bir sınıfta 2 yıl geçirmek ve (kızlar haricinde) o sınıftan sadece 1 kişi için önem arz etmek -hem de siz onların her birini gerçekten çok severken- insanı çok kırıyor.

Eski sınıf arkadaşlarının "s.ktir git" diyerek seni kovmuş olmalarından daha kötü şeyler de var tabii. Dost olarak gördüğün insanların sana bakış açıları. Keşke böyle yapmasalar. Keşke benden gerçekten hoşlanmıyorlarsa yüzüme gülümseyip, boynuma sarılmasalar. Yüzüme karşı -cim'li, -cım'lı konuşan insanlar "sen onun gerçek yüzünü görmemişsin daha" diye beni henüz tanımayan insanları yanlış yönlendirmeye çalışmamış olsalardı mesela. İnsanlar arasında laf taşıyıp milletin arasını katmasalar mesela. Sen onlar için çırpınırken onlar da senin varlığınla az da olsa ilgilenseler mesela. Mesela mesela mesela...

Ve bu sene fark ettiğim bir şey daha var ki yüzsüzlük çağımızın hastalığı. İnsanlar sanki utanma duyularını aldırmışlar bir şekilde. Ya da yüzsüz olabilmek için özel bir çaba sarf ediyorlar. Sırf zaten bulanmakta olan midemi daha da kötü edebilmek için.

Ruhen hiçbir şeyler uğraşamayacak durumda olduğum halde 5 ay sonra girecek olduğum bir sınavın olması da ayrı bir rahatsızlık unsuru. Kafamı dinlemek haricinde insan içine çıkmak da dahil olmak üzere hiçbir şey yapmak istemediğim şu günlerde ise yapamadığım tek şey belki de kafa dinlemek. Yazılılar, denemeler, dersler, etütler, hızlandırmalar... Çalışmak zorunda olduğumu söyleyen vicdanım ve ek olarak bir sürü kişiye karşılık çalışmak istemeyen bir canım var ve gerçekten de bildiğini okuyor, çalışmıyor. Zaten artık ne istediğimi de bilmiyorum. An geliyor önümde muhteşem şeyler canlanıyor ve bu şeyleri yapabilmek için büyük biz azim peydah oluyor içimde. Ama bu anlar oldukça azınlıkta. Çoğunlukta ise yaptığı şeyin doğruluğundan emin olamayan, istediği şeyin gerçekten istediği şey olduğundan emin olamayan ve 17 yaşında saçlarında beliren beyaz tellere hayret eden hayattan bıkmış bir kişi. Bu belirsizlik duygusu da midemi bulandırıyor.

Her sabah uyanmak, istemediğin şeyleri yapmaya çalışmak, istemediğin kişileri görmek zorunda olmak, istemediğin yerlere gitmek ve tüm bunları yaparken de sırf sorgulanmamak için sanki hepsinden çok zevk alıyormuş gibi gülümsemeye çalışmak hiç hoş değil.

Bu arada midem bulanıyor, söylemiş miydim?

4 yorum:

sinem dedi ki...

ben hiç liseyi özlemedim. ordan 2 arkadaşımla hala görüşüyorum. demem o ki pişman olmazsın bugünlerde sinir olduğuna, istediğin kadar sinir de ol, küfür de et ne bilim ne istersen yap :)

kokhucre dedi ki...

sen sanırım benim gibisin!hoşgeldin!http://bilbakalmnediycem.blogspot.com/bu blog adresim.kokhucre olarak da tanınırım.erhan tüfekçioğlu dur kayıtlı ismim.neyse.sen hiç kafanı yorma onlara.onlar kaybetmişler.asıl siktiri onlara çekecen.nese senin işin gücün veya bişiyin olabilebilebilir:)grusuruz umarım:)

jazz dedi ki...

Amélie kendini üzmene değmeyecek, neden biliyor musun? Bir süre sonra bu zaman dilimini nefretle anımsayıp "Geçmiş bitmiş, oh be!" diyeceksin. Ben de 2 arkadaşım hariç lisedeki "en yakın arkadaş grubum" ile konuşmayı lise bittikten 6-7 ay sonra bıraktım :) Ki bu 2 arkadaşım da o "grup"tan değiller. Hele bir okul bitsin bak nasıl rahatlayacaksın...

aloha dedi ki...

hayatımda duyduğum en gıcık laf şu: herşey yoluna girecek.. nefret ederim ama doğrudur şüphe kabul etmez biçimde. şimdi aynılarını bende yaşadım desem hiçbir faydası dokunmayacak biliyorum o yüzden benim anılarım şu noktada önemli değil. önemli olan istemediğin şeyleri yapıyor olman.

eğer yüzlerine gülmek istemiyorsan gülme. senin değer verdiklerin sana değer vermiyorsa gerçekten onların kaybıdır, istersen üzül ama eninde sonunda doğru insanların doğru insanları bulacağını da unutma derim. tavsiyeleri de sevmem aslında yada şöyle diyeyim istenmeden verilen tavsiyeleri ama naçizane görüşlerim bunlar benim.

yapmak istemediğin hiçbir şeyi yapmak zorunda değilsin. sadece her koşulda kendine destek olmaya devam et. ben ancak böyle ayakta durabildiğimi düşünüyorum (: herşey bir şekilde yoluna girer ama. herşey yoluna girene kadar da üzülmenin ne gereği var ki (: