27 Haziran 2009 Cumartesi

Leicester Post


Hala daha tam olarak idrak edememis olsam da su an Leicester(Britanya)'yadayim, evet. Daha 2 ay once acaba vize alabilecek miyim filan diye kivraniyordum hatirliyorsaniz. Simdiyse buradan yaziyorum size. =)

Carsamba gunu geldim buraya. Ama baya atraksiyon yasadim. Bir aksilik cikmasin diye erkenden gitmeme ragmen Izmir'deki ucagimi salakligim yuzunden kacirdim. Neyse ki sonraki saate bir ucak daha vardi. Hemen ona bilet aldim ve Istanbul'a gitmek uzere ucaga bindim. Yalniz arada 1 saatim kayboldugundan Londra ucagina yetismek biraz zor olacakti benim icin, ozellikle de Ataturk Havalimani'na ilk gidisim oldugu dusunulurse... Neyse bindim ucaga ama ucak havaalanindaki trafik yuzunde 10-15 dk kadar gec indi. Ardindan harc pulunu alip ucaga binecegim kapiyi aramaya basladim ama cok az vaktim kalmisti o yuzden hayvan gibi cantalara ragmen (aktarmali gittigim icin valiz yoktu elimde ama diger cantalarim da oyle agirdilar ki onlar yuzunden cuma gunu hala omuzlarim agriyordu) deli gibi kosuyordum. Pasaport kontrol noktasina geldigimdeyse beynimden vuruldum. Yarim saatlik bir sira vardi ve bunu beklemem demek ucagi kacirmam demekti. Hemen bir gorevlinin yanina gidip durumu anlattim ve onlar da sagolsunlar beni bussiness class'in sirasina dahil ettiler -ki zaten orada hic sira yoktu. Boylece en azindan orada vakit kaybetmemis oldum. Tabii kosturma devam etti... Bir yandan da surekli birilerine ucaga binecegim kapinin nerede oldugunu soruyordum. Ben baya bir kostuktan sonra sonunda kapiyi buldum. Yalniz kapida hicbir gorevli olmamasi ilk basta beni korkuttu. Orada oturan birkac bayana "yoksa kapi kapandi mi?" diye sordum, lakin daha kapi bile acilmamismis. Hatta "ucak bile gelmedi daha" dediler. Iste bu garipti. Cunku ucagin simdiye coktan gelmis olmasi gerekirdi. Aslina bakilirse kapinin da coktan acilmis olmasi gerekirdi. Ama ben bu sirada nefesimi duzenlemeye calismakla mesguldum. Aradan 1-2 dakika ya gecti ya gecmedi yolculardan bir bayan kapinin degirmis oldugunu soyledi. Oylesine ekrana bakmis ve o sirada farketmis. Biz hic anons filan duymamistik, neyse ki ekrani kontrol etmeyi dusunmus. Hal boyle olunca biz hemen cantalari alip, yeni kapiya gitmek uzere harekete gectik. Tam da o sirada sirt cantam catirdamaya basladi. Cantamin ici kitap doluydu ve cok agirdi. Ben kopacak heralde diye dusunuyordum ve koparsa suruklerim diyordum icimden ama neyse ki hicbir sey olmadi. Ben yine kosturmaya basladim. Hem de geldigim yone dogru... En sinir bozucu tarafi da oydu belki. Bir uctan diger uca kosturduktan sonra kapiya vardim ve neyse ki kapi kapanmadan ucaga yetisebildim.

Ondan sonrasi cok daha iyiydi. Yani en azindan panik ve bir seyleri kacirma korkusu yoktu. Istanbul'dan Londra'ya olan yaklasik 4 saatlik yolculukta da 4. sinifta okuyan bacak kadar bir veledin klasik dislanma probleminin islendigi aptal bir film izledim, muzik dinledim, pencereden disariyi seyrettim... En nihayetinde Londra'ya indik. Gumrukteki sirada, yani pasaport kontrolu icin beklerken hemen bir Turk yanasti. Vardir ya hani bazi tipler; siz sormadan her seylerini anlatirlar, sizin de her seyinizi sorarlar filan, iste oyle bir kadindi. Neyse ki kadinin sonradan yardimi dokundu birkac konuda... Kucuk bir bagaj krizinden sonra bagajimi aldim ve cikisa gittim. Zaten cikista bekleniyordum. Sonra Costa Coffee'de oturup bir cay ictik -ki daha ve Leicester trenine bindik. (Galiba) 2.5 saatlik bir yolculuktan sonra Leicester'a indik ve gerisi -bilirsiniz- normal insan seyleri iste...

Eger becerebilirsem ileriki yazilarda da burada yasadiklarimi ya da ilginc bulduklarimi yazmayi planliyorum. Becerebilirserm diyorum: cunku su yaziyi yazabilmek icin neredeyse 1 haftadir ugrasiyorum. Hep "tamam bu sefer yazip bitiricem" diyorum ama birkac satir yaziyorum, bir sey cikiyor ve sonraya kaliyor. Zaten yazma hizim da yavasladi. Yeni yeni alisiyorum bu klavyeye. Turkce karakter olmamasi da ayri bir mesele tabii. Insan Turkce bile yazamiyor...

Bu arada sanki bu yazi bitirilmek isteniyormus da sonu bir turlu baglanamiyormus gibi hissettim ben, siz de hissettiniz mi acaba? -Evet, hissettiniz. Iyi o zaman ben kactim.

16 Haziran 2009 Salı

çok garip bir gün bugün.


nelly furtado'nun tüm hayatım boyunca dinlediğim şarkıları toplamı 10'u geçmez. ama bugün sabahtan beri maneater'ı dinliyorum. kendime hakim olamıyorum, delicesine dinliyorum. çok ilginç bu. misal düşününce bana bile çok garip geldi bu fikir.

evet, sabah mtv'de rastlayıp dinlediğimden oldu bu hep. yoksa ne alaka yani maneater.

hem aslında nelly furtado dinlemek de lazımmış arada. içimdeki bastırılmış popstar uyandı filan. bir ara da r&b şeklinde ortaya çıkmıştı. bütün gün beyonce dinlemiştim. sonra biraz jamelia, rihanna, alicia keys filan.

bugün 3 kişi dinliyorum sadece: nelly furtado, patti smith, kerli. birbiriyle bu kadar alakasız 3 kişiyi nasıl bir araya getirdim hiç bilmiyorum. düşündüm ve sadece 2 ortak yön bulabildim: kadınlar ve müzikle uğraşıyorlar.

patti smith iyidir ama. sorun yok.

nedense lastfm scrobbler'ıma bir şeyler oldu. sürekli hata veriyor, hiçbir şey skroplamıyor. heralde o da benim bu saçma ruh halimi farketti ve müzik değerlerimi standartta tutmak istiyor. bence olabilir. mümkün yani. telepati, metafizik filan.

telepati kelimesini düşündüm bak şimdi ama çok saçma çağrışımlar yaptı bende. tele-pati. tele ve pati. yani telekız gibi sanki. arıyorsun böyle köpek havlıyor sen de dinliyorsun. evinde köpek besleyemiyorsan bu yolla tatmin oluyorsun. olabilir yani neden olmasın. hatta telekedi de olabilir. ama kediler çok uyuz hayvanlardır. aksi aksi davranırlar mırla dersin mırlamazlar, miyavla dersin miyavlamazlar. onların ipiyle kuyuya inilmez. telepati iyidir iyi.

üstteki paragrafı okuyunca farkettim ne kadar saçma düşüncelere sahip olduğumu. ama her zaman böyle değilimdir aslında. garip bir gün bugün ondan yani. bazen çok mantıklı bir insanımdır. ciddi şeyler de düşünürüm. bazen de bugünküne benzer yani telepati gibi şeyler düşünürüm. insanoğlunun eşekle atı neden çiftleştirdiğini filan. neyse o ayrı bir konu zaten.

bir de şey var. erkek bir arkadaşım var; bazen ona çok iyi davranıyorum baya iyi, sonra ertesi gün bildiğin ağzına s.çıyorum. kendime engel olamıyorum. bunu yapmak zorundaymışım gibi geliyor. bugün ağzına s.çma günüydü misal.

yarın saçlarımı kestiricem. tek isteğim kuaförün saçımın içine s.çmaması. zaten benim istediğim gibi kesmesi ihtimal dahilinde bile değil de bari içine s.çmasa. çünkü hiç benim istediğim şekilde saçımı kesen bir kuaföre rastlamadım hayatım boyunca. hepsi bildiğini okudu. belki de kuaförlüğün 10 altın kuralından biridir bu da. asla senden isteneni yapma!

"karma"yı düşündüm bak şimdi ve kuaförün saçımın içine s.çması çok olası geldi. çünkü ben arkadaşın ağzına s.çtım ve bunu da yarın saçımın içine s.çılmasıyla ödeyeceğim. ama tabii eğer "iyi düşün, iyi olsun" felsefesine göre hareket edersek ve ben de kuaförün saçımın içine s.çmayacağını kendime telkin edersem belki de s.çmaz.

ayrıca son 3 paragrafta 9 kez "s.çmak" kelimesini kullanmışım -ki hiç adetim değildir bu kelimeyi bu kadar kullanmak. hem zaten 10 oldu şimdi.

ve hala maneater'ı dinliyorum.

garip.

06 Haziran 2009 Cumartesi

We are the champions, my friends.


Size yaklaşık 1.5 ay önce bir liselerarası bilgi yarışmasından bahsetmiştim -ki bu yarışma için bizim okulun oluşturduğu takımda ben de yer almaktaydım.

O yazıyı yazdığımda sadece ilk aşama gerçekleşmişti ve onu geçmiştik. Ardından çeyrek final, yarı final ve 19 mayısta da final yapıldı. 1.5 aylık bi' hazırlık döneminin -ki bu dönem kütüphanede 1.5 ay kamp kurmak ve derslere girmemek gibi harika şeyleri içinde barındırıyordu- ardından 1. olduk.

Bu sonucun (bize yaşattığı gurur ve sevinç dışında) bir çok avantajı oldu. Hocaların hoşgörülü yaklaşımları, bazı ödevlerden muaf tutulma, yarışmaya hazırlık yüzünden okun(a)mayan kitaplardan yapılan ve alınan notun edebiyat dersinin sözlülerinden birini oluşturacağı kitap sınavından 70 alınmasına rağmen notun 100'e tamamlanması gibi şeyler.

Hoş şeyler.


04 Haziran 2009 Perşembe

Ekranların aranan yüzü bildiriyor:


Dandik bir yerel kanala çıkacak olmanın bilinçaltına etkisi, kendini rüyada Birand'la birlikte Kanal D'de görmektir.


Evet, budur.

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Başka konularda da bu denli yetenekli olmayı dilerdim.


Çilekli - vanilyalı dondurma yerken tişörtünün üç yerine çikolata* bulaştıran, aynı zamanda yattığı çimlere sürtünerek tişörtünün sırt kısmında yeşil lekeler oluşmasına sebep olan ve tüm bunları sadece 10 dakika içinde yapan tek kişi ben miyim merak ediyorum.



*mantık hatası yok, evet çikolata. kornetlerde bulunan, külahın dibindeki çikolatalı kısmı** kastediyorum.



**mikroskobik boyutlardaki çikolatayı tişörtümün üç ayrı yerine nasıl bulaştırdım, inanın onu ben de bilmiyorum.

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Noisettes, bak bu lafım sana, iyi dinle lütfen.


Sevgili Noisettes,

Size duyduğum sevgi bambaşka, çok başka. Süpersonik, hipermetrik, interaktif; çok acayip bir şey yani anlayacağın...

Tanışıklığımızın sadece birkaç günle sınırlı olmasının bence bir önemi yok. Sizce de olmasın bence. Hem biliyorum siz orada (Londra) ben burada (Manisa) olmuyor tabii; ama neden olmasın yani dimi? Bence önemli olan gönüllerin bir olması. Hem iki gönül bir olunca samanlık seyran oluyor, bir de dört gönlün bir olduğunu düşünsenize... Ben düşündüm, gayet de güzel şeyler olur yani bence.

Hem bu yaz bir ara oraya da uğruyorum. Gelirim size, bi' çay koyarsınız hep beraber içeriz. İngiliz usulü de olabilir yani sorun değil. Sütlü çaya hiç bi' zaman sıcak bakmadım; ama ne olacak canım? Farklı şeyler denemiş oluruz hem... Olmadı ben yanımda kahve getiririm, Türk kahvesi yaparım size. Misafir sayılmam ki ben canım, hallederim yani problem değil. Elime mi yapışacak sanki?

Yalnız Leicester konserinizin 15 ağustos'ta olmasına çok üzüldüm, çok kırıldım. Ama sonra "yazık, onların bi' suçu yok. festival programı böyleymiş. yoksa onlar da istemezler mi ki konseri beş gün önce yapalım da amélie de gelsin bizi canlı canlı dinlesin." dedim ve sizi affettim. Zaten çok hümanist biriyimdir. Hala seviyorum yani sizi, hadi yine iyisiniz.

Bir de ufak bir ricam var sizden. Lütfen Shingai biraz daha oturaklı bir kız olsun. Atlıyor, zıplıyor, amuda kalkıyor, davulun üzerine çıkıyor filan. Anlıyorum daha genç, kanı kaynıyor, yerinde duramıyor; ama düşecek kolunu bacağını kıracak diye korkuyorum. Hanım hanımcık söylesin biraz da şarkılarını... Hem biz büyüklerimizden böyle gördük.

Neyse... Şimdi siz yeni albüm, klip çekimleri, konserler filan derken baya yoğunsunuzdur. Daha fazla meşgul etmeyeyim o zaman ben sizi. Yine yazarım ben size. Kendinize iyi bakın.

Sevgilerimle,


Amélie Poulain.


24 Mayıs 2009 Pazar

çokdeğişiktiptebişi.

*


benim hep canım sıkılır.


bak işte yine sıkıldı.



ya.

işte ondan çokdeğişiktipte bi' blog açtım.


ya.