24 Ekim 2009 Cumartesi

Sevgili Ankara, çarşamba için plan yapma, sendeyiz.


Her ne kadar gezi İstanbul değil de Ankara'ya olduğu için hayal kırıklığına uğradıysam da arkadaşlarla yapılacak uzun yolculuğu düşünmek beni keyiflendiriyor. Ayrıca en azından ablamı da görmüş olacağım. Bayrama kadar görüşemeyecektik yoksa.

Evet, son sınıf olmamızdan mütevellit üniversite gezisi için Ankara'ya gidiyoruz. Salı gecesi yola çıkacağız, çarşamba ve perşembe de oradayız.

Bu arada her ne kadar Rebecca (rebeccağ diye okunur) Ankara gezisinden sonra domuz gribini yaşadığımız şehre getiren kişilerin biz olacağını düşünüyorduysa da bugün öğrendim ki domuz gribi buraya da gelmiş. Haberlere çıkmıyoruz yani.

20 Ekim 2009 Salı

Oturma Odasında Bir 'Dancing Queen'


Pazar gecesi -yani şu evdeki herkesin yattığı, benim de oturma odasına geçip test çözdüğüm gece- sıkıla sıkıla test çözüyordum. "Bari müzik dinleyeyim, daha az sıkılırım en azından." diyerek mp4'ümü taktım kulağıma.

İlk başta böyle normal normal dinliyordum işte ben, sonra Joy Division'ın Love Will Tear Us Apart'ı çalmaya başladı. Neden bilmiyorum böyle acayip bir gaz yaptı bende şarkı. Sesi sonuna kadar açtım ve kulağımda kulaklıklarla kollarımı iki yana açarak ritmik bir şekilde dönmeye başladım. En azından o sayfalarca süren, bitmek bilmeyen karışım problemlerini çözmekten çok daha güzeldi. Ben de kaptırdım kendimi. Şarkı biterken dedim ki "şimdi karışım problemlerine dönersem kusabilirim, en iyisi ben böyle devam edeyim.". Öyle de yaptım listeden tek tek birbirinden alakasız bir sürü şarkı seçip bir yandan dans ettim, bir yandan da şarkı söyledim -teknik olarak sadece ağzımı kıpırdattım; çünkü sanırım saat 12 sularında herkes yatmışken avaz avaz bağırmak pek hoş karşılanmazdı ev ahalisi tarafından.

Sessiz olmam mühim değildi ama. Ben yine de ağzımı sonuna kadar açıp şarkıları söylüyordum, hatta sözlerini bilmediğim şarkılarda sözleri uyduruyordum. Ve tabii ki deliler gibi dans ediyordum. Çünkü ben o sırada bir süperstardım, dancing queen'dim. Böyle ayrıntıların önemi olmazdı tabii ki de.

Seçtiğim şarkıların da etkisiyle dur durak bilmeden tam bir saat boyunca (12-1) oynadım, atladım, zıpladım, döndüm, türlü türlü atraksiyonlara girdim. Love Will Tear Us Apart'la başladığım dansıma When I Grow Up'la devam ettim -ki işte o beni iyice kıvama getirdi. Çünkü ben when i grow up'ı dinlerken hep bir kızılderili şarkısı dinliyormuş gibi hissediyorum, bu yüzden de o çalarken çok etnik bir dans yaptım. Böyle hatta bir an gözlerimi kapadım; yüzümde boya, kafamda da tüy varmış gibi hissettim. Sonra bundan sonra en iyi Arjantin gider. Arjantin çalmaktayken klasik, modern, rock'n roll bütün dans figürlerini sergiledim. Hatta şu adını bilmediğim ama bir zamanların ayakları çapraz kaydırarak yapılan hareketi bile yaptım. Hazır böyleyken bir de Nolur Nolur Nolur çok iyi giderdi -ki gitti de. Ardından tarzımı değiştirdim ve biraz Meksika havaları olsun dedim, Inspiración'u açtım o yüzden. Ve zarif bir dansa başladım. Dönüşleriyle, el-kol hareketleriyle, adımlarıyla... O sırada Hold On çalmaya başladım - ki zaten ben de tam bu kadar zarafet yeter diyecektim. Hold On'la tekrar hareketlendim. O bitmek üzereyken 22'yu dinlemem gerektiğini düşündüm. Çünkü her ne kadar neşeli bir havada geçse de 22, anlamı itibariyle beni hep biraz hüzünlendirir. Sadece twenty two kısımlarını seventeen hissiyle söylerim o kadar. Onu açtığım sırada kardeşimin bacağına sürdüğü jel gözüme çarptı. Her ne kadar ortasından sıkılmış diş macunu tüpüne benziyor olsa da bir mikrofon olarak bence gayet de idare ederdi. Ben de onu mikrofon niyetine elime aldım ve sahne havasına daha da çok girdim. Hazır Lily Allen açmışken bir de Not Fair dinledim. Çünkü ondaki klasik rock havası o gece için gayet güzel olurdu hatta oldu da. Ardından listeye şöyle bir bakındım ve tabii ki Africa'yı açtım. Africa değişik ve hoş bir şarkı. Egzotik bir yanı var. Hem bir şeyler yapmak için enerji veriyor hem de hüzünlendiriyor. Severim yani... Neyse ardından tekrar Joy Division'a döndüm ve Transmission'ı açtım. Ian Curtis "dance, dance, dance, dance to the radio" dedikçe ben iyice coştum. Ama sonrasında niye hala hiç Beatles şarkısı açmadığımı düşündüm ve Ob-La-Di, Ob-La-Da'yı açtım. Beatles klasörüne girince Help'i de atlamadım tabii. Ardından her ne kadar pazar gecesi (hatta saat yönüyle pazartesi) olsa da haftanın her günü dinlenebilecek güzellikteki Friday I'm in Love'ı açtım. Sonra listeye tekrar göz atarken bence sırf ismi için bile dinlenebilecek olan Caravan Girl'ü (evet, anahtar kelime karavan. nerden bildin?) farkettim ve onu açtım. Ardından Relator'la da bana retro hissi veren bir son yaptım.

Şimdi tek tek bakınca listeye çok saçma bir diziliş aslında. Hatta dizilişi geçtim. Sanatçılar tamamıyla birbirinden alakasız. Normalde art arda dinlemeyi aklımdan geçirmeyeceğim kişiler. Ama o gece hepsi o kadar harikaydı ki. 1 saat boyunca beni müthiş eğlendirdiler. Son günlerin o bıkkın ve stresli havasından 1 saatliğine de olsa kurtardılar beni. Yine de tek bir eksik vardı, o da ABBA. Dancing Queen'i dinleyemedim bir kere. O kadar da dancing queen sayılmam demek ki...

Demek ki insanın acil durumlar için mp4'ünde birkaç tane ABBA şarkısı olması gerekiyor. En azından oturma odası aksiyonları için.

17 Ekim 2009 Cumartesi

Tebdil-i Tema


Uzun zamandır değiştirmek istiyordum, sonunda yaptım. Bir sürü şey denedim, kafam çok karıştı, o yüzden emin olamadım bir türlü. Bir de gözüm alışamadı bir türlü. Benimseyemedim. Ama sanki bu sonuncusu güzel gibi. Hedwig'i hatırlatıyor ama bana sürekli. Sonra gidip yine Harry Potter okumak istiyorum. Ama kendime engel oluyorum. Çünkü elimde yaklaşık 283461 tane okumam gereken kitap var ve bunlar sadece arkadaşlardan ve kütüphaneden topladıklarım. Bunlar yetmezmiş gibi bir de sınav var -ki kendisinin ebemle olan ilişkisinin boyutundan söz etmek dahi istemiyorum.


edit: şu kayda bakarken farkettim de ekran resmen baykuş dolmuş.

12 Eylül 2009 Cumartesi

Her bayanın 48 kiloyken evlendiği bir dünyada yaşıyoruz.



Ya bizim annelerimiz, teyzelerimiz, halalarımız, yengelerimiz ve hatta komşu teyzelerimizin dahil olduğu nesil olan bizden bir nesil öncesi; herkesin acayip mükemmel bir fiziğe sahip olduğu, gram yağsız, fit olduğu bir dönemde yaşadılar ya da birileri bizi acayip yiyor!

İlk zamanlar durumun bu kadar vahim olduğunu bilmiyordum. Bunun sadece benim dikkatimi çeken bir şey olduğunu zannetmiştim. Algıda seçicilik filandır diye. Ama geçen gece arkadaşla yaptığımız o konuşma, bu durumun farkında olan tek kişinin ben olmadığını ortaya çıkardı.

"Ben evlendiğimde 48 kiloydum."

Ciddi ciddi merak ediyorum. Bu cümleyi sürekli duyan sadece biz miyiz? Merak ediyorum, nasıl oluyor da boyu 1.50'den 1.75'e kadar geniş bir aralıkta değişen her anne, yenge, komşu teyze (kısacası bizden bir önceki nesle dahil tüm bayanlar) evlendiğinde 48 kilo olabiliyor? Ne zaman bu mevzu açılsa herkes ağızbirliği etmişçesine "ben evlendiğimde 48 kiloydum" diyor. Hatta bazıları ileri gidip okuldaki/mahalledeki/köydeki tüm erkeklerin kendisinin peşinden koştuğundan filan da dem vuruyor.

İnsanların yaş ilerledikçe geçmişlerindeki olayları abartarak ve biraz da yontarak anlatmalarını anlayabiliyorum. Sanırım biraz şimdiki gençlere 'sen şimdiki halimize bakma, biz gençken ne anasının gözüydük' mesajı verme çabası yatıyor bunun içinde. Bu yüzden de gayet vasat öğrenciler okul birincisi, ortalama güzelliktekiler kainat güzeli, birkaç çeşit yemek bilenler şef aşçı olabiliyor. Ama niye herkes 48 kilo? Tamam, "ben zayıftım, çok güzeldim, gram yağım yoktu, dal gibiydim" demeye çalışıyor olabilirsin ama bunun için 48 kilo olmak zorunda değilsin ki. 49 ol, 50 ol, 55 ol, 60 ol. Niye yuvarlak bir rakam olmayan 48'e herkes takmış durumda ki. Türkiye'nin dört bir yanındaki bunca kadının ortak bir bilinçaltı mı var da, 48 kilonun fit bir rakam olduğu konusunda karar birliğine varmışlar?

Ya da diyelim ki gerçekten de öyle. O dönemin havasından, suyundan ya da başka bir mucizevi şeyinden dolayı herkes gerçekten de evlendiğinde 48 kiloydu. Herkes müthiş bir fiziğe sahipti, etrafta top model gibi dolanıyordu filan. O zaman diyorum ki sayın seyirciler, bizim suçumuz neydi de o dönemde doğmadık?

07 Eylül 2009 Pazartesi

Bir Hatıra Defteri İncelemesi: Küçükken hepimiz salaktık.



Bir ara Melis'te görmüştüm, hatıra defterinden birkaç şey yazmıştı. sonra birkaç blogda daha gördüm bu hatıra defteri, anket defteri, günlük muhabbettini. Baktım çok eğlenceli yazılar oluyor, ben de bir tane yazayım dedim.

Zaten hatıra defteri, günlüğü falan olmayan kız yoktur ilkokulda. Gerçi ben işi abartıp daha 1. sınıftayken günlük yazmaya başlamıştım. Okula gitmeden okuma-yazmayı öğrendiğimden sanki çok ekşınlı, böyle çok kayda değer şeyler yaşıyormuşum gibi hemen 1. sınıfta günlük tutmaya başlamıştım. Ama cidden yani günlüğüm tarihe ışık tutabilecek nitelikteydi. Mesela bir kez okulda evcilik oynarken kızlardan biri yemek yapmak için topladığımız otları havaya atmış, biz de ona küsmüşüz. Sonra ne bileyim Kerem benim aşılı koluma vurmuş. Bence klasik olmaya aday, şahane bir eser(di). Ama sanırım daha sonra kaybettim.

Ortaokul günlüğüm ise daha bir rezalet. Aptal saptal konulardan bahsetmişim. Bir sürü saçma geyik. Fotoğraf, resim filan yapıştırmışım bir de. Gereksiz gereksiz insanlar...

Neyse baktım bir de hatıra defteri kilitli, anahtarı da kaybolmuş "ben bunu açarım" diye gaza geldim. Ben de mal gibi ne diye gaza geldiysem, zaten kilitler elinle uğraşsan bile kırılacak kadar dandik. Tel tokayla birkaç saniyede hemen açıldı. Hayır yani tatmin hissi bile vermedi...

Yalnız eski günlüklerimi, hatıra defterlerimi filan okurken tekrar tekrar farkediyorum cidden küçükken hepimiz salak oluyoruz -ki hepimiz bunun farkındayız zaten. Bir de yine hatıra defterini okurken insanın farketmemesi imkansız olan bir nokta daha var ki o da yazılan şeylerin %90'ının yalan olduğu. Benden nefret eden hatta bakışlarıyla bile bunu belli eden arkadaşların birden çok yakın arkadaşı oluyorum, ilk zamanlar beni sevmiyorlarmış ama sonradan sevmişler, beni hiç unutmayacaklarmış falan filan. Hepimizin hatıra defterinde olan şeyler bunlar. Ama size kızgın ya da sizi sevmeyen biri dürüst olup da dile getirmez. Yani genellikle. Ama bazen 50 kişinin içinden 1 kişi çıkıyor ultra-dürüst insan olarak. Benim defterde de bir tane mevcut onlardan ve çokça seviyormuş-gibi-yapanlardan. Çok nadir de olsa gerçekten sevenler de var tabii.

Özet geçmek gerekirse;


Psikopat ve dürüst arkadaş örneği:

Amélie herkesin yazdığı gibi bu temiz sayfayı bana ayırdığın için sana teşekkür etmiyeceğim sen beni sattın. Kaça sattım diye bana soğuk bir espiri yapma. Sen artık aşkın olan Pelinle oyna. Beni artık kötü anabilirsin. Amélie.

SEVGİSİZLERLE AMELIE



Doğruları yazan

Büşra Y.



Beni iyi aile kızı sanan, gizemli(!) arkadaş örneği:


4. sınıfta sınıfımıza yeni bir kız geldi. Adı Amélieydi. Temiz kalpli bir kızdı. Sınıfımıza ilk geldiğinde biraz utanmıştı. Kötü söz kullanmayan bir kızdı. Açıkçası iyi bir kız. Onunla sene başından bu yana çok güzel oyunlar oynadık. Bazen önümde oturdu bazen arkamda. Birbirimize fıkralar anlattık güldük oynadık. İyi bir arkadaşımdır. Hatta bazen ona söylenmiyecek şeyleri söyledim (sırları) [bak böyle okuyunca kulaga ne gizemlı geliyor dimi, ama nedense hiç hatırlamıyorum sır filan.]. Birbirimize ilginç şeyleri anltatık. Bazende birbirimizi korkuttuk. O ameliyat olduğunda hepimiz üzüldük. Kısacası onunla büyük hatıralarımız oldu.

Nurullah Ç.



Okul birincisi olduğun için senden nefret ediyorum ama çaktırmıyorum örnekleri:


Sevgili arkadaşım Amélie,


Seni ilk tanıdığımda hiç sevmemiştim. Çünkü çok çalışkandın. Beni çok sinir ediyordun. Fakat seni tanıyınca hiç de kötü biri olmadığını öğrendim ve şimdi seni çok seviyorum. İnşallah her zaman olduğu gibi ileride de çok başarılı olursun. Şimdi derse gireceğimizden başka şeyler yazamıyorum. Beni sakın unutma çünkü ben seni unutmayacağım.

Sümeyra G.

***


Sevgili Arkadaşım,

6. sınıfta seni başarından dolayı çok kıskanıyordum. Ama artık çok iyi bir arkadaşımsın. Hatıra yazmasını beceremem. Ama senin için yazdım.



İlayda Ö.


Hatıra defterinde bile dedikodu yapma potansiyeline sahibim ve yazdıklarıma bakma aslında senden nefret ediyorum, bunu da senin olmadığın her ortamda senin dedikodunu yaparak gösteriyorum örneği:

Sevgili arkadaşım Amélie,

Bu kalbin kadar temiz sayfayı bana ayırdığın için çok teşekkür. İyilikler sna kalbin kadar yakın kötülükler sana yıldızlar kadar uzak olsun.

Seni çok seviyorum hatta Duygu'dan bile çok. Benimle sırlarını paylaştığın için teşekkür ederim. Seni sevdiğimi unutma canım arkadaşım.

Selin A.


Seni ilk başta sevmedim ama sonradan sevdim ama yine de yarın ne olacağı belli olmaz örnekleri:

Değerli Arkadaşım Amélie,

İlk önce bana bu altın sayfayı ayırdığın için teşekkür ederim.

İlk önce senin hakkında kötü şeyler düşündüğüm için üzgünüm. Ama şu anda düşününce düşüncelerimin ne kadar yanlış olduğunu anlıyorum.

Hayatındaki bütün dikenli yolları aşıp başarıya ulaşmanı istiyorum.Hiçbir zaman gözlerinde ve hayatındaki mutluluğu yitirme.



Hoşçakal.

Belkız N. T.

***

İlk başta sana biraz sinir olmuş olsamda daha sonralar seni çok sevdim. Beni ilkbaşlar sevmemiş ve anlamamış olabilirsin ama bundan sonra beni hep iyi hatırlaman dileğiyle.

Bay.

İlknur K.


*********


Bence bu hatıra defteri denilen kavram oldukça güzel bir icat. Okuyup okuyup gülüyorsun. Harika, süpersonik bir şey işte.

Öyle yani.