27 Eylül 2010 Pazartesi

Değişim ve Zaman Algısı


Zaman algılarımı tümüyle alt üst etse de 1 haftadır burada, yani İstanbul'dayım. Malum üniversite meselesi. Aslına bakarsanız 9 gün olmuş. Oldukça garipti; çünkü hem bu 9 gün inanılmaz yavaş geçti hem de inanılmaz hızlı.

* İnanılmaz yavaştı; çünkü sanki her dakika ömrümden ömür gidiyor. Ben hani böyle içten içe dahi olsa bu şekilde bir evini özleyen kız triplerine gireceğimi tahmin etmezdim. Aslında sorun ev filan değil de hani sanki koca bir yaşamı arkamda bırakmışım gibi hissediyorum -ki bence öyle de- ve bu bana biraz ağır geliyor. Hani artık her şey farklı. Eve gittiğimde misafir gibi olacağım ama aynı zamanda başka bir evim de olmayacak. Ailem artık hayatımda farklı ve daha pasif bir pozisyonda olacak. Düşünsenize bir, o sürekli odam dediğim ve adeta kabuğum haline gelen yer bir daha gerçek anlamıyla benim olmayacak mesela. Korkunç bir şey bu. Öte yandan evet söylemekten bıktım artık aynı şeyi ama yalnızlık meselesi. Kimse yok etrafımda. Yani var ama yoklar işte. Gerçekten hissedebileceğim kimse yok. Yatıyorum, kalkıyorum, yiyorum, içiyorum, derse giriyorum, dersten çıkıyorum, yürüyorum, ağlıyorum ama her halükarda tek başımayım. İçim patlayacak gibi. İnsanların yanında depresif görüntüsü çizmek istemiyorum hele de beni tanımayan insanların yanında, bu yüzden normal davranmaya çalışıyorum. Ama yine de anlamadığım bir şeyler var, nasıl oluyor da koca okulda yine yalnız kalabiliyorum? İnsanlarla ilişki kurmakta neden bu kadar zorlanıyorum? O kadar komik ki aslında. Sınıfta herkes daha ilk günden eşini buldu. Kimin kimle oturacağı, konuşacağı belli bir nevi. Ben hariç. Ben kafa dinleme eylemi içindeyim. Yalnız oturuyorum, konuşmuyorum, katılmıyorum, aralarda bile su almayacaksam eğer pek bir aktivite yaptığım söylenemez. Ama diğer herkes normal, sosyal. Gülüyorlar, konuşuyorlar bir şeyler bir şeyler. Sınıftaki Haitili çocuk bile benden daha sosyal, işte öyle bir durumdayım. Gerçi kızların anlamsız ve sürekli (gerçeklik içermese bile) gülmemi şart koşan muhabbetlerine katılmaktansa pencereden karşı binayı seyretmeyi tercih ederim o ayrı ama yine de dedim ya içim patlayacak gibi oluyor. Çok sıkılıyorum okulda. Derste tek bir Türkçe kelime geçmediği için de dinlemekten başka bir alternatifim yok, ilk haftadan boşversem her şeyi batıracağımı bildiğimden onu da yapamıyorum. Şu an tek yaptığım bol bol dinlemek, sıkılmak ve bir şeylerin değişebileceğini düşünmek. Ama bu düşünceler içindeyken zaman inanılmaz yavaş akıyor. Bir ders saatinde bile 10 yıl harcamış gibi oluyorum.

* İnanılmaz hızlıydı; çünkü her ne kadar bazı zamanlar çok yavaş olduğunu düşünsem de ilk günlerin telaşıyla, koşturmasıyla bazen vaktin nasıl geçtiğini anlamıyor insan. Sıfırdan düzen oluşturmaya çalışmak zor biraz. Bir de nasıl olduysa her ne kadar alışamasam da sanki yıllardır bu hayatı yaşıyormuşum gibi geliyor. Hani şu 10 gün önce yaşadığım ve inanılmaz özlediğim evim, odam, yatağım, ailem, masaüstü bilgisayarım, televizyonum ve her şey yıllarca öncesine gitmiş gibi. Bu kadar az zaman olmasına ve aslında çoğu zaman her şey ağır çekimde yaşanıyormuş gibi hissetmeme rağmen nasıl bu kadar çabuk yeni yaşamımın bu olduğunu kabullenebildim bilmiyorum. Ve biliyorum çok komik ama kabullenmek bile yanlış gibi geliyor. Biliyorum, bazıları büyük bile olsa insan değişikliklere alışmak, bunlarla yaşamak ve yoluna devam etmek zorunda ama sanki bunu kabullenmek özlediğim her şeye ihanet etmek gibi geliyor. Saçmalıyorum ama dönem dönem oluyor, sonra geçiyor.


Keşke kitap okumayı başarabilsem. O zaman her şeyi atlatabilirmişim ve bu can sıkıcı ruh halinden biraz olsun uzaklaşabilirmişim gibi geliyor. Ama yapamıyorum. Elime bile alamıyorum, oysa kitap her zaman benim duygu-düşüncelerimi, ruh halimi, dünyamı değiştiren şey olmuştur. Beni neden kaçmak istiyorsam uzaklaştırmıştır ama kitap okuyamayacak kadar moronum bu günlerde. Geçer bir şekilde ya da alışkanlık yapar, iplemem. O raddeye gelinceye kadar müzikle oyalanıyorum. Ağlatması ve kulak ağrısı dışında pek bir yan etkisi yok. Müzik dinlemek güzel.

6 yorum:

miss şizoid dedi ki...

ben geliyorum, bak gör geçecek hepsi:)

Göz Açık Rüya dedi ki...

yeaa..üzüldüm

Telekinesis dedi ki...

küçükken gözümüze çer çöp kaçardı bir tekerleme söyler geçiştirirdik.

çer çöp çer çöp diye geçiştime zamanı

Samantha Andrews dedi ki...

üniversiteye başladığımda aynı şeyleri yaşamıştım. diyebileceğim tek şey, ÖYLE BİR GEÇİYOR Kİ O DÖNEMLER! :) sıkma canını genç.

e.j. dedi ki...

Birincisi katılıyorum her bir kelimene. İkincisi her gün eve gelip gitsem de yalnızlık duygusunun baskın olması oldukça bok bir durum. Kimseyle konuşmadığım, görüşmediğim anlamına gelmiyor bu ama konuşup görüşmek bile yalnız hissettiriyor. Burada senin dediğine geleceğim, onları hissedemiyorum. Herhalde daha iyi bir ifade şekli yoktur. Her şey fazlasıyla, rahatsız edecek derecede sıradan ilerliyor ve benim beklemek haricinde yapabileceğim bir şey yok. Belki diyorum, bugün bir şey olur. Belki derse girerken olur, belki çıkarken olur, belki serviste olur, belki apartmanın önünde olur. Belki bir şey olur ve farklı gitmeye başlar her şey ben her ne kadar buna olan inancımı kaybediyor olsam da. Ama şu ana kadar hiç olmadı. Yine de belki olabilir.

Amélie Poulain dedi ki...

Şizoid: Güzel insan. :)

Göz Açık Rüya: Üzülme yeaa, iyiyim ben. Valla bak. Hem işler de iyiye gidiyor sayılır. Üzülün diye yazmadım ben yani. Mutlu olalım hepimiz, hayat bayram olsun, lala lalala filan. Öyle.

Telekinesis: Çer çöp, ot çöp. Falan filan.

Samantha Andrews: Eskisi kadar kötü mü? - Hayır. Ama yine de iyiye gitmesi de zor olacak. Bakalım.

e.j.: "Yine de belki olabilir." Olabilir. Mesela her şey eskisi kadar boktan değil; ama güzel mi. İşte, yaşayıp gidiyoruz. Olmadı alışıyoruz. Böyle bu işler.