yorulmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yorulmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Haziran 2011 Pazartesi

İnanın şu an Paris'te olmak hiç de havalı değil.


Şu an bu yazıyı 3 saatlik şifre alabilmek için -ki o da cidden çok yavaş- 10 euro bayıldığım internetimle yazıyorum. Paris'te Charles de Gaulle havaalanındayım. New York uçuşum aktarmalıydı ancak normalde sadece 2 saat bekleyecektim. Ancak yoğunluk sebebiyle uçuşlarda yeni düzenlemeler yapmışlar ve benim bileti de ta 7 saat sonrasına atmışlar. 4 saattir havaalanındayım. Yaklaşık 3 saatim daha var.

Beklemek zaten yeterince can sıkıcı da bu şekilde olunca daha da can sıkıcı oluyor, yani sinirden oturup ağlayasım var. Normalde biz okuldan 20 arkadaş beraber gidiyorduk ve içlerinde gerçekten iyi anlaştığımız arkadaşlar da vardı; ama onların hepsi 1.5 saatlik bir beklemenin ardından yola çıktılar ve ben böyle tek başıma kaldım. Aslında tek başıma kalmadım, 5-6 kişi daha var benim gibi olan; ama yani keşke olmasalardı da en azından sinirlerim tepeme çıkmasaydı diyorum. Ya insan bir konuşur, iki dakika oturur muhabbet eder, hadi hiç olmadı yanından geçerken selam verir. Ama yok, bunlarda bu tarz şeylerin hiçbiri yok. Mal gibi oturuyorum burada. Açım da zaten, cipsten başka yiyecek bir şey bulamadım kendime göre. Yani bu gerginlikle birinin üzerine atlayıp ağzını burnunu dağıtsam gerçekten hiç de garip kaçmaz.

Zaten İstanbul-Paris uçuşum da berbattı. Ben hariç herkes 2-3'lü bir şekilde denk düşmüşler yan yana. Bense Fransa'ya sığır ıslahı konusunda iş görüşmesi için gelen iki adamın yanına denk düştüm. Yani gerçekten bu kadarı şanssızlıktan öte bir durum. Adamlar yol boyunca susmadılar ya. Sürekli ticaretten, ithalat ve ihracattan, para kazanmadan, ve diğer saçma sapan ekonomik şeylerden bahsedip durdular. Beynim şişti cidden, sıkıntıdan da patladım. Gerçi çoğunu dinlemedim bile, o sırada müzik dinleyerek sinirimin geçmesi için çabalıyordum; ama yine de pek başarılı olduğum söylenemez.

Uykusuzluktan ve yorgunluktan ölmem de cabası. Son 2 gündür toplamda 6 saat ya uyudum ya uyumadım, o kadar felaket ve 2 gündür de sürekli koşturuyorum. Manisa-İzmir, İzmir-İstanbul, İstanbul-Paris ve şimdi de Paris-New York. Bu süreçte şehirlerin içinde yaşadığım rezillikleri anlatmayacağım zaten. Düşündükçe tepem atıyor çünkü.

Kısacası bu yolculuk daha yarılamadan beni bezdirdi. Bir an önce gideceğim yere yerleşsem de az kafa dinlesem, tabii beden de.

12 Haziran 2011 Pazar

the story of how i lived during the last year.


Buraya yazmayı özlemişim. 2.5 aydır hiç yazmamışım, son 1 yıldır da doğru düzgün yazdığımı söyleyemem zaten. Eskiden her şey hakkında yazabilirdim. Okulda sinirlendiğim felsefe hocasından tut da, açamadığım eti puf paketine kadar her şey yazılarımın konusunu oluşturabilirdi. Ama artık ya çok üşengeç olmamdan ya da hiçbir şeyi yazmaya değer bulmadığımdan, ya da muhtemelen her ikisi sebebiyle pek yazmıyorum. Bir de daha önce de bahsetmiş olduğum bir husus var, insan bazen o kadar üzgün, sıkkın ya da bezgin oluyor ki tek kelime yazacak enerji bulamıyor. Biraz da ondandı belki, bilemiyorum.

Bu geçen 1 seneye dair anlatmak uzuuuun uzun anlatmak istediğim çok şey var. Ama aradan bunca zaman geçmişken bunu yapmak da biraz zor olacak ve yorucu, o yüzden şu son 1 seneyi özet geçeceğim:

  • İlk dönem hazırlıktaydım, ikinci dönem bölüme geçtim. Hukuk gerçekten sıkıcı ve zor bir bölüm. Benim gibi çalışmaktan nefret eden biri içinse daha da sıkıcı. Ama yine de okuyabileceğim tek bölümmüş gibi geliyor. Belki uluslararası ilişkiler de okuyabilirdim, o daha zevkli olurdu muhtemelen; ama yine de mantıkî bir değerlendirmeye tabii tuttuğumda hukuk okumanın benim için en iyi seçenek olduğunu görüyorum.
  • Daha önce kötü başlayan hazırlık dönemi günlerimin, çok muhteşem gittiğinden filan bahsetmiştim. Rüya kısa sürdü maalesef. Üst dönemlerle beraber derse girmek çok kasvetli bir olay. Bir kere %90'ının içi geçmiş. Herkes bir soğuk nevale, ruhsuz garip tipler. Gerçi birkaçının dediğine göre onların da hazırlık dönemleri çok iyiymiş, millet bölüme geçince sapıtmış. Muhtemelen bizim dönem de öyle olacak. Kabus gibi geçecek 4 yıl beni bekliyor yani. Muhtemelen.
  • Tabii yine de her şey o kadar da kötü değil. 1. dönemin sonlarında okuldaki bir kulübün dergisi için aylık kitap eleştirileri yazmaya başladım. Daha doğrusu arkadaşın ricasıyla ben bir kereliğine yazmıştım. Ancak benden aylık yazar olmamı istediler o bölüm için. Ben de kitapları çok sevdiğim için kabul ettim. Sene sonunda editörümüzün dergiyi bırakmaya karar vermiş ve yerine de beni önermiş. Yani önümüzdeki sene editörlük de yapacağım. Böyle bir şeyle meşgul olacak olmak bana çok iyi geldi. Çünkü istemediğim halde yapmak zorunda olduğum şeyleri yapmakla o kadar çok vakit ve enerji harcıyorum ki, gerçekten severek yapabileceğim bir şey çıktığında onu yapmak benim için adeta yeniden nefes alabilmek gibi bir şey oluyor. İşte bu yüzden dergiyle ilgilenmeye başlamak ve hatta bu sorumluluğumun daha da artacak olması benim için çok iyi oldu.
  • Tabii sadece dergi de değil. Kulübün içinde aktif olmaya başlayınca yeni insanlarla tanıştım. Hoş, kaliteli insanlar. Oturup iki laf edebileceğin ya da en azından gördüğünde selam verebileceğin türde. Bu da ayrı bir güzellik. Sadece kulüp odasına gidip orada boş boş oturmak bile rahatlamama yetiyordu. Şimdi tatilin başlaması sebebiyle kulüpten 3 ay uzak kalacak olmak da bir nevi burukluk benim için.
  • Kulübün bünyesinde 2. dönem konferanslar ve toplantılar da düzenledik. Bu meşguliyet de beni çok yormasına rağmen canlı tuttu.
  • Hukuktan birkaç arkadaş Avrupa Birliği projelerine katılmak için bir proje grubu oluşturmuşlardı. Benim de gruplarına katılmamı teklif ettiler, ben de kabul ettim. Zaten çok da bir şey yaptığımız yoktu, proje filan bakınıyorduk, mail filan atıyorduk herneyse. O grubun lideri pozisyonundaki çocuk dün gece benden hoşlandığını filan söyledi. İşin ilginç yanı ta benden eylülden yani ilk gördüğü andan beri hoşlanıyormuş -ki ben çocuğu ilk kez şubatta filan gördüm sanırım. Çok bir muhabbetimiz de yoktu. Sadece son bir hafta içinde 2 gece facebook chat'te biraz muhabbet ettik. Onun haricinde yüz yüze merhaba-merhaba haricinde konuşmuşluğumuz bile yok doğru dürüst. Nerden çıktı birden bu olay, nasıl cesaret etti anlamadım. Bir de böyle onun için çok zor olduğunu filan da yazmış. İyice kötü hissettim kendimi. Tabii bu proje grubu açısından da kötü oldu. Bugün tekrar bir şeyler yazdı muhabbet olsun diye ama tabii arada garip bir hava var. Ne ben doğru düzgün konuşabiliyorum ne de o. Böylece bu işin de içine etmiş oldu. Sadece arkadaş kalsak, doğru düzgün işimize baksak olmuyor muydu yahu? Çok sinir oldum zaten. Ortak derslerimiz de var ve muhtemelen olmaya da devam edecek. Kendimi rahatsız hissedeceğim haliyle. Umarım bu olay hiç olmamış gibi davranabiliriz. Şu an cidden bunu istiyorum.
  • Bu arada yarın okuldan birkaç arkadaşla Amerika'ya gidiyorum 3 haftalığına. Güzel geçmesini umuyorum. Okulun ayarladığı bir gezi olduğu için her daim hayal kırıklığına uğrama ihtimalini göz önünde bulunduruyorum; ama yine de daha önce Amerika'ya gitmediğim için en azından yeni bir yer olması hasebiyle güzel olacağını düşünüyorum.
  • 2-3 hafta öncesine kadar kendimi birinden hoşlanıyor zannediyordum. Bu zannetme aşaması ortalama 3 hafta sürdü. Sonradan onu görmediğim bunca zaman içinde aslında pek de özlemediğimi ve pek de aklıma gelmediğini fark ettim. Yani onu sevsem, hoşlansam filan böyle olmazdı herhalde değil mi? Bir de aradaki gizem perdesi kalkmaya başladıkça da ona olan ilgim azaldı. Sanki daha fazla tanıdıkça daha az hoşlanmaya başladım. Aynı bölümdeyiz ve o benim üst dönemimde; ama yine de ortak derslerimiz olduğu için sınıfta beraber olduğumuz zamanlar oluyordu. Tabii sınıf/amfi ortamında tanışmak, arkadaşlık kurmak gibi şeyler pek olmadığı için biz kulüp aracılığıyla tanışmıştık ve yine kulübün etkinlikleri ve kulüp odasındaki muhabbetler aracılığıyla arkadaş olmuştuk. Sonra ondan hoşlanıyormuşum gibi geldi; ama şimdi aslında hoşlanmadığımı düşünüyorum. Ama hoşlanmış da olabilirim. Belki şu an 3 haftadır onu görmüyorum diye unutmuş gibi olabilirim; ama okullar açılınca yine onu görünce saçmalayabilir ve "nasılsın?" sorusuna ne cevap vereceğimi unutabilir ve 2 dakika boyunca kekeleyebilirim. Yani durum çok karışık. Ne hissediyorum bilmiyorum. Okullar açılınca ne olur bilemem.
  • Genel olarak yalnızlık durumum devam ediyor. Ben bu arkadaşlık, dostluk olaylarını çok kıvıramıyormuşum gibi geliyor. Mesela çok sevdiğim arkadaşlar var; ama sık sık onlarla görüşmek de sıkıyor beni, bıktırıyor. "Azıcık rahat bırakın da nefes alayım" diyesim geliyor mesela. Yani yalnızken moralim bozuluyor; ama arkadaşlarla iken de az rahat bıraksalar da kafamı dinlesem diye boşluk kolluyorum. Ben bile anlayamadım ne istediğimi. Çok pis ve bencil bir insanım bana kalırsa. İnsanlar haklı çevremde durmak istememekle. Zaten arkadaşlıklarım da artık çok uluslararası düzeyde. Tayvanlı, Nijeryalı, Faslı, Cezayirli, Endonezyalı ne ararsan var. Çok güzel bir şey bu aslında. Farklı kültürlerden insanlarla bir araya gelmeyi seviyorum. Her şeyden önce eğlenceli bir kere.
  • Sonra bir çocuk var bizim bölümde uyuz oluyorum. Ama yani öyle böyle değil, neredeyse tiksinti halini aldı bu durum. Aslına bakarsa çocuğun hiçbir şey yaptığı da yok, hatta çok da iyi bana karşı. Ama yine de sebepsiz bir antipati besliyorum çocuğa karşı. Aslında biz başta iyiydik. Muhabbet filan da ediyorduk bilhassa müzik, sinema ve edebiyat üzerine. Ama sonradan çocuğa kıl olmaya başladım. Çünkü çocuk kendini entelektüel sanan gerizekalının teki. Gitar çalabiliyor, ek olarak da 2 film izleyip 3 kitap okumuş diye kendini bir şey zannediyor. Sürekli insanlara yukarıdan filan bakıyor, insanları hor görüyor. İşte buna tahammül edemiyorum. Suratına yumruğu çakıp 32 dişini avucuna döksem yine de sinirim geçmezmiş gibi geliyor böylesi zamanlarda. O derece yani. Gerçi bana karşı yapmıyor bunu. Beni takdir ediyormuş(!) çünkü sağolsun. Hatta bazen "bizim gibiler" filan gibi cümleler kuruyor ki tam dayaklık. Ne zannediyor kendini bilmiyorum. İdiot şey. Hayır gerçekten kendini zannettiği kadar entelektüel, kültürlü filan olsa içim yanmayacak. O zaman derim ki "çocuk biliyor, havasını da atıyor ağğbii". Ama öyle de değil. Neyine güvenip insanları böyle küçük görüyor anlamıyorum. Bak yine sinir oldum. Ondan bahsetmek bile ruh halimi değiştirdi. Şu an duvara yumruk filan atmak istiyorum sinirim geçsin diye. İşin kötüsü her ne kadar kendime bile itiraf etmeye korkuyor olsam da bu çocuk benden hoşlanıyor olabilir. Hele de böyle bir şey olursa hepten bittim ben. Artık kendimden de nefret ederim. Gerçi zaten sürekli tersliyorum. Öyle bir niyeti varsa da vazgeçmiştir herhalde; ama yine de bazı imaları filan oldu. O yüzden korkuyorum. Bir de başka bir arkadaş da durup dururken "bu çocuk senden hoşlanıyor olmasın yoksa?" dedi, işte o zaman baya bir korktum. Hani ben şüphelensem filan neyse de dışarıdan nasıl böyle görünüyor olabilir bilmiyorum. Hele de bu durumdan şüphelenen kız, o çocuğun imalarının çeyreğinden bile haberdar değilken. Yani bu durum sinir bozucu olduğu kadar korkutucu da. Umarım işler sarpa sarmaz. Çünkü her ne kadar ondan nefret etsem de ona katlanmak zorundayım; çünkü o da kulüpte ve aynı sınıfta ondan kaçınsam bile kulüp işleri sebebiyle yüz göz olmamız gerekecek kaçınılmaz olarak.
  • Bir de uzun zamandır (neredeyse 2-3 yıldır) saçlarımı boyatmayı çok ama çok istiyorum (şu üstte gördüğünüz renge); ama ben de çok iğrenç durur da ortalarda palyaço gibi dolaşmak zorunda kalırım diye korktuğumdan cesaret edemiyorum. Birinin beni cesaretlendirmesi lazım sanırım.

11 Ekim 2010 Pazartesi

Kötü-İyi-Kötü-Sonra Yine Kötü-Bir Kez Daha Kötü-Kötü Kötü...


Bu hafta gerçekten hayatımın en kötü haftalarından biriydi. Her şeyiyle çok zordu. Vakitsizlik, ruhsal problemler, insanlar, okul meseleleri, fiziksel/mental yorgunluk, uykusuzluk (günde 3 saat uyumak), biriken işler vs. vs. Neyse ki cuma günü sunum da sınav da iyi geçti de en azından biraz olsun rahatlayabildim. Ama yine de bu hafta sinirlerim çok fazla yıprandı. Ne kadar ağladığımı, ne kadar dişlerimi sıktığımı hatırlamıyorum bile.

*

Ama haftasonu çok güzeldi. Cumartesi günü Şizoid'e gittim. Hem birlikte vakit geçirecektik hem de filmekimi kapsamında NY, I Love You'nun geceyarısı gösterimine katılacaktık. Saat 9 gibi çıktık. Filme kadar İstiklal'de vakit geçirdik, ıslandık. Sonra Atlas'a gittiğimizde gösterimin iptal edildiğini öğrendik, yıkıldık. Yapacak bir şey bulamayınca Taksim'de dolaştık, yağmur yağıyordu sevdiğimizden ıslandık. Gece 2 filandı eve geldiğimizde. Sonra yemek yedik, 4.30'a kadar muhabbet ettik, ben dayanamadım uyudum. Sabah beni uyandırdı ama pek sabah değildi. 14.45'ti yani. Kalkmış, kahvaltı hazırlamış ondan sonra uyandırdı beni. Sağolsun çok iyi ağırladı; ama çok utandırdı beni. Yatağını zorla verdi, kendisi yerde yattı ve kalktığımda da toplamama izin vermedi. Zaten hazır kahvaltıya oturmak ayrı bir mesele, çayım bile hazırdı o derece. Elinden gelse boşalan çayımı bile bana doldurtmayacaktı. Otobüs/metro dahil bütün her şeyde hiçbir şeyi benim ödememe izin vermeyişi zaten ayrı bir mesele. Kısacası sağolsun utandıracak kadar iyi ağırladı. İstiklal'de, Taksim'de, Mecidiyeköy'de vakit geçirdik cumartesi ve pazar. Her şey çok güzeldi; ama kaçınılmaz son: geri dönmek zorundaydım.

*

Haftanın acısını az çok çıkardığım haftasonundan sonra yine canım sıkıldı. Öncelikle şunu söylemem lazım ki insanlar kırılmak istemiyor, bozulmak/terslenmek istemiyor, hatta sizi kırdıklarında kendinizi savunmanızı bile istemiyorlar. Biraz önce arkadaş geldi yanıma vaktim varsa konuşmaya. Mesele şu: Bazen onlar bazı şeyler söylerken o söyledikleri şeyler bana kasıtlı olarak ya da beni kırmak için söylenmiş şeyler değilmiş. Ben de bu sözlere karşı aşırı sert cevaplar, tepkiler veriyormuşum ve bu da karşımdakini kırabiliyormuş.

Hani derler ya önemli olan ne söylediğiniz değil, nasıl söylediğinizdir diye. Halt etmiş onu diyenler. Arkadaşın bunu bebek sever gibi bir ses tonuyla söylemesi ya da "bunu söylüyorum; çünkü gerçekten de bizi kırma amacı taşımadığını biliyorum. o yüzden sadece söylemek istedim" filan demesi söylediklerinin ne olduğunu değiştirmiyor. Kısacası onlar benim kırılabileceğim ya da hoşlanmadığım bir şey söylediklerinde aslında amaçları zaten beni kırmak olmadığı için benim cevap vermememi, susmamı istiyorlar.

İnsanın içgüdüsel bir tepkisi olan kendini savunma gibi bir olayı var her şeyden önce ve bu bende oldukça gelişmiş. Durumun, mekanın ya da karşımdakinin önemine aldırmadan herhangi bir lafın altında kal(a)mayacak kadar kibirliyim bir kere. Bunu kendimi övmek/yermek için söylemiyorum ama bu böyle. Bu tarz bir durumda susabilmem için karşımdakini zerre kadar önemsememem, cevap verdiğimde harcayacağım enerjiye yazık ettiğimi düşünecek kadar umursamamam lazım. Ama bu öyle bir şey de değil. Dişlerimi sıkıp, kendimi zorlamam lazım. Sinir hastası olmam lazım. Ama bu insanlar benim kendimi savunmama dahi tahammül edemiyorlarsa benim de gereksiz iletişimlerden kaçınmam gerek demek ki. Susmam gerek. Düşünmemem, üzerinde kafa yormamam gerek. Bir şey üzerinde düşünmemeye çalışmak fazlasıyla zihin yorucu aslında. Ama bir süre bunu denemek daha iyi sanırım.

İnsan ilişkileri gerçekten çok zor ve karmaşık bir konu. Yeni kurulan ilişkiler için bile.

13 Kasım 2009 Cuma

Mide Bulantısı


Okullar başlayalı ne kadar oldu bilmiyorum (bir buçuk ay?). Ama bu kadarı bile öylesine yetti ki. Evet, biliyorum 7 sonra okulu çok özleyeceğim, "keşke geri dönebilsem" filan diyeceğim ama yine de bunun farkında olmam şu anki mide bulantımı gidermiyor.

Evet belki de durumumu tanımlayacak en doğru şey bu: mide bulantısı. Muhatap olmak zorunda olduğum kişiler, bulunduğum mekanlar, yapmak zorunda olduğum işler midemi bulandırıyor. İnsanların tavırları midemi bulandırıyor.

Dört seneyi üç farklı sınıfta okumak ve özellikle de şu anki sınıfta bulunuyor olmak midemi bulandırıyor. Çoğunluğun iyiliği için(!) benim psikolojimi mahvetmiş olan okulumdan bahsediyorum. Sırf birkaç kişiye iyiliğim dokunsun diye zaten yarım senede ancak alışabilmiş ve orada sadece bir sene bulunmuş olduğum sınıfımdan beni ayırmış olmaları ve okulun en kötü sınıfı olduğu konusunda herkesin hemfikir olduğu bir sınıfa koymuş olmaları ve bunu çoğunluğun iyiliği için yaptıklarını söylemelerine katlanabilmeme yardımcı olan tek bir kişi var: Süheyla. Geri kalanlarla muhatap olmak zorunda kalmaktan da nefret ediyorum. Keşke kendimi tutabilsem ve hiçbiriyle anlamsız tartışmalara girmesem. Çünkü sonuç hiç değişmiyor: harap olan sinirler, bağırmaktan acıyan bir boğaz ve titreyen eller.

Tabii bir de olayın şu boyutu var. Hani diyorum bu sınıftan nefret ediyorum, midemi bulandırıyorlar ama olayın daha kötü bir yönü var. Ben bu sınıfı zaten hiçbir zaman sahiplenemedim, yazılı kağıdıma sınıfımı yazarken her seferinde bu kadar düşünmem de bundan olsa gerek. Ama 9. ve 10. sınıftayken bulunduğum sınıfı gerçekten çok benimsemiştim. Gerçekten çok seviyordum. Her şeyiyle. Bu da doğal olarak insanda bir beklenti hali meydana getiriyor. Ama beklenti büyük olmamalı işte. Çünkü ne kadar büyük olursa hayal kırıklığı o kadar büyük oluyor. Çünkü beni şu anki sınıf arkadaş(!)larım sınıftan kovmuş olsalardı sinirlenirdim en fazla ama değer vermediğim insanların bana değer verip vermemeleri de o kadar umrumda olmazdı. Ama işte çok fazla değer verdiğin insanların sana değer vermemeleri seni çok kırıyor. Keşke yapmasalardı ama yaptılar. Sınıfın erkekleri teneffüste sınıflarında olmamızdan rahatsız oldular ve benim onlarla 2 yıl geçirmiş olmamın herhangi bir önemi olacağını düşünmeksizin bizi sınıflarından kovdular. Hem de oldukça ağır bir şekilde. Daha da kötüsü benim üzüntümün, kırgınlığımın boyutunu onca kişi arasından sadece birinin önemsemesi ve af dilemek için büyük bir samimiyetle çaba göstermesi. Yaptığı şey benim için gerçekten çok önemliydi ama bu sonucu değiştirmiyor her halükarda. Bir sınıfta 2 yıl geçirmek ve (kızlar haricinde) o sınıftan sadece 1 kişi için önem arz etmek -hem de siz onların her birini gerçekten çok severken- insanı çok kırıyor.

Eski sınıf arkadaşlarının "s.ktir git" diyerek seni kovmuş olmalarından daha kötü şeyler de var tabii. Dost olarak gördüğün insanların sana bakış açıları. Keşke böyle yapmasalar. Keşke benden gerçekten hoşlanmıyorlarsa yüzüme gülümseyip, boynuma sarılmasalar. Yüzüme karşı -cim'li, -cım'lı konuşan insanlar "sen onun gerçek yüzünü görmemişsin daha" diye beni henüz tanımayan insanları yanlış yönlendirmeye çalışmamış olsalardı mesela. İnsanlar arasında laf taşıyıp milletin arasını katmasalar mesela. Sen onlar için çırpınırken onlar da senin varlığınla az da olsa ilgilenseler mesela. Mesela mesela mesela...

Ve bu sene fark ettiğim bir şey daha var ki yüzsüzlük çağımızın hastalığı. İnsanlar sanki utanma duyularını aldırmışlar bir şekilde. Ya da yüzsüz olabilmek için özel bir çaba sarf ediyorlar. Sırf zaten bulanmakta olan midemi daha da kötü edebilmek için.

Ruhen hiçbir şeyler uğraşamayacak durumda olduğum halde 5 ay sonra girecek olduğum bir sınavın olması da ayrı bir rahatsızlık unsuru. Kafamı dinlemek haricinde insan içine çıkmak da dahil olmak üzere hiçbir şey yapmak istemediğim şu günlerde ise yapamadığım tek şey belki de kafa dinlemek. Yazılılar, denemeler, dersler, etütler, hızlandırmalar... Çalışmak zorunda olduğumu söyleyen vicdanım ve ek olarak bir sürü kişiye karşılık çalışmak istemeyen bir canım var ve gerçekten de bildiğini okuyor, çalışmıyor. Zaten artık ne istediğimi de bilmiyorum. An geliyor önümde muhteşem şeyler canlanıyor ve bu şeyleri yapabilmek için büyük biz azim peydah oluyor içimde. Ama bu anlar oldukça azınlıkta. Çoğunlukta ise yaptığı şeyin doğruluğundan emin olamayan, istediği şeyin gerçekten istediği şey olduğundan emin olamayan ve 17 yaşında saçlarında beliren beyaz tellere hayret eden hayattan bıkmış bir kişi. Bu belirsizlik duygusu da midemi bulandırıyor.

Her sabah uyanmak, istemediğin şeyleri yapmaya çalışmak, istemediğin kişileri görmek zorunda olmak, istemediğin yerlere gitmek ve tüm bunları yaparken de sırf sorgulanmamak için sanki hepsinden çok zevk alıyormuş gibi gülümsemeye çalışmak hiç hoş değil.

Bu arada midem bulanıyor, söylemiş miydim?