27 Mayıs 2009 Çarşamba

Başka konularda da bu denli yetenekli olmayı dilerdim.


Çilekli - vanilyalı dondurma yerken tişörtünün üç yerine çikolata* bulaştıran, aynı zamanda yattığı çimlere sürtünerek tişörtünün sırt kısmında yeşil lekeler oluşmasına sebep olan ve tüm bunları sadece 10 dakika içinde yapan tek kişi ben miyim merak ediyorum.



*mantık hatası yok, evet çikolata. kornetlerde bulunan, külahın dibindeki çikolatalı kısmı** kastediyorum.



**mikroskobik boyutlardaki çikolatayı tişörtümün üç ayrı yerine nasıl bulaştırdım, inanın onu ben de bilmiyorum.

25 Mayıs 2009 Pazartesi

Noisettes, bak bu lafım sana, iyi dinle lütfen.


Sevgili Noisettes,

Size duyduğum sevgi bambaşka, çok başka. Süpersonik, hipermetrik, interaktif; çok acayip bir şey yani anlayacağın...

Tanışıklığımızın sadece birkaç günle sınırlı olmasının bence bir önemi yok. Sizce de olmasın bence. Hem biliyorum siz orada (Londra) ben burada (Manisa) olmuyor tabii; ama neden olmasın yani dimi? Bence önemli olan gönüllerin bir olması. Hem iki gönül bir olunca samanlık seyran oluyor, bir de dört gönlün bir olduğunu düşünsenize... Ben düşündüm, gayet de güzel şeyler olur yani bence.

Hem bu yaz bir ara oraya da uğruyorum. Gelirim size, bi' çay koyarsınız hep beraber içeriz. İngiliz usulü de olabilir yani sorun değil. Sütlü çaya hiç bi' zaman sıcak bakmadım; ama ne olacak canım? Farklı şeyler denemiş oluruz hem... Olmadı ben yanımda kahve getiririm, Türk kahvesi yaparım size. Misafir sayılmam ki ben canım, hallederim yani problem değil. Elime mi yapışacak sanki?

Yalnız Leicester konserinizin 15 ağustos'ta olmasına çok üzüldüm, çok kırıldım. Ama sonra "yazık, onların bi' suçu yok. festival programı böyleymiş. yoksa onlar da istemezler mi ki konseri beş gün önce yapalım da amélie de gelsin bizi canlı canlı dinlesin." dedim ve sizi affettim. Zaten çok hümanist biriyimdir. Hala seviyorum yani sizi, hadi yine iyisiniz.

Bir de ufak bir ricam var sizden. Lütfen Shingai biraz daha oturaklı bir kız olsun. Atlıyor, zıplıyor, amuda kalkıyor, davulun üzerine çıkıyor filan. Anlıyorum daha genç, kanı kaynıyor, yerinde duramıyor; ama düşecek kolunu bacağını kıracak diye korkuyorum. Hanım hanımcık söylesin biraz da şarkılarını... Hem biz büyüklerimizden böyle gördük.

Neyse... Şimdi siz yeni albüm, klip çekimleri, konserler filan derken baya yoğunsunuzdur. Daha fazla meşgul etmeyeyim o zaman ben sizi. Yine yazarım ben size. Kendinize iyi bakın.

Sevgilerimle,


Amélie Poulain.


24 Mayıs 2009 Pazar

çokdeğişiktiptebişi.

*


benim hep canım sıkılır.


bak işte yine sıkıldı.



ya.

işte ondan çokdeğişiktipte bi' blog açtım.


ya.


22 Mayıs 2009 Cuma

Bir rüya için ağıt.


8.30'da okulda bir kağıda yazmıştım, aşırı duygusallaşmıştım belki de bilmiyorum.



Bu gece uzun bir aradan sonra güzel, gerçekten güzel bir rüya gördüm. Sonra gayet de güzel ve heyecanlı bir yerinde annem tarafından uyandırıldım.

Uyandığımda ilk anda hissettiğim o mutluluğun, yerini dolu dolu gözlere bırakması; rüyamın o çok merak ettiğim kısmında uyanmış olmam ve bir daha da onu öğrenemeyecek olmam değil elbette (en azından ben öyle zannediyorum). Asıl üzücü olan, bunun sadece bir rüya olması ve ne yazık ki gerçek ol(a)maması ve belki de uzun bir süre de gerçek ol(a)mayacak olması...

Belki de bilinçaltı ve rüya denilen şeyler bunun için vardır. Mutlu olmak için giriştiğimiz arayışların bir sonuca varmaması ve bir şekilde bilinçaltımıza işleyen bu şeyin -gayet de- istediğimiz şekliyle ortaya çıkması.

Gerçi bu da her şeyin sadece bir rüya olması ve rüyadan uyanılmasıyla yerini tatsız bir gerçeğe bırakıyor; ama yine de bir başka zamanda, bri başka evrende ve başka kişilerin yer aldığı bir hayatta bunun olabileceğini bilmek ve bu olursa sana nasıl hissettireceğini bilmek...işte bu harika bir duygu.

Sizi sadece tek bir kez görerek (ya da başka bir deyişle ilk görüşte) seven ve ettiğiniz kısa bir sohbet sonucunda size bağlanabilen, sizin peşinizden gelen, sizin için çabalayan, sizi hayatında gerçekten önemli bir yere koyan, sizi gerçekten düşünen -hem de fazlasıyla-, hayatında sizin de olmanızı isteyen; yani kısaca ilk seferinde de dediğim gibi sizi seven birilerinin ya da yalnızca birinin olduğunu bilmek ne de güzel bir şey. Hem sevindirici hem de gerçek olmadığı için fazlasıyla üzücü.

O 2. mektubu okuyamadan uyanmış olmam da oldukça üzücü. Girizgah olsun diye yazılan o notun bile ince bir ruhla ve de çok seven (doğal, zorlamasız, samimi bir sevgiyle hem de) kişinin elinden çıktığını bilmekse aslolanın yani o mektubun içeriğini daha da önemli kılıyor. Tam o zarf elinizdeyken uyanıyorsanız, tam bazı şeylere -rüyada dahi olsa- ulaşabileceğiniz o anda uyanıyorsanız, belki de bazı duyguları hissetmeye ve bazı şeyleri yaşamaya hakkınız yoktur. Her şey fazlasıyla gerçekmiş gibi görünen, o şeyler gerçekten de olabilirmiş gibi görünen rüyanızda bile...

20 Mayıs 2009 Çarşamba

Göksel: Mektubumu Buldun mu?



Göksel'in "Mektubumu Buldun mu?" isimli 70'lerin 12 pop şarkısını yeniden yorumladığı yeni albümü çıktı sayın seyirciler.

Öncelikle kişisel yorumumu yapayım: Ba-yıl-dım. İlk duyduğumda günümüz birçok sanatçısının yaptığı gibi ciddiyetsiz bir cover albümü olduğunu düşünmüştüm. Ama dinleyince farkettim ki kesinlikle öyle değil. Şarkıların aslına sadık kalmak adına günümüz teknolojisi kullanılmamış, o dönemin teknolojik imkanlarıyla çalışılmış. Ayrıca Göksel bu albüm için tam 5000 şarkı dinlemiş. Titiz bir çalışma olmuş kısacası...

Albüm kapağını da çok sevdim. Kıyafetler, mekan, siyah-beyaz tasarım... Her şeyiyle o döneme aitmiş hissi veriyor.


Babasının ona ilk aldığı Ajda Pekkan albümüyle şarkıcı olmaya karar veren, "Eurovision'a gideceğime Hindistan'a giderim" diyen, 2. el eşyalara -kıyafet de dahil olmak üzere- karşı büyük bir sevgi besleyen Göksel'in bu albümünü biz çok sevdik. Siz de dinleyin, siz de sevin.

15 Mayıs 2009 Cuma

snow flakes*


Her gün biraz daha bozulan arkadaşlık ilişkilerimin bir gün düzelebileceğine olan inancım gittikçe zayıflıyor. *

Fat haricinde kimseyle ilişkim kalmadı diyebilirim. 9. ve 10. sınıfta çok iyi olmamıza rağmen ben bu sene alan ve dolayısıyla sınıf değiştirince kopmuştuk baya. Ama 1 aydır bütün gün beraber olunca eski günlerimize döndük. Belki de bana I'was'dan, ona da Nurkaya'dan aynı şekilde gelen sırt çevirişler, ortak problemler de etkili bunda...

Arada konuştuğumuz ve beni anlayan 3 kişi daha var gerçi... Bazen de onlarlayım.

Bir zamanlar çok yakın olduğumuz; ama sonra aramızın bozulduğu I'was kişisiyle ise her şey bitme seviyesine geldi neredeyse. Yüzüme bakmıyor, ben de onunkine... Bıktım artık yaptıklarından ve takmıyorum artık. Takamıyorum. Çünkü artık o kadar yoruldum ve bıktım ki. Bir dostluk tek kişinin çabalarıyla yürümüyor, hele de o diğer kişi artık sizi dostu olarak görmüyorsa... En ufak şeyini dahi paylaşmıyor, sizinle konuşmaya tenezzül etmiyor, en önemlisi de yüzünüze bakmıyorsa... (Ki zaten son olaylardan sonra benzeri bir durumda kendimden taviz vermemekte kararlıydım. En azından bu sefer daha onurlu davrandım kendime karşı.) Kendine türlü türlü şerefsizlik yapan insanlarla kanka olup, -benle paylaşmadığı- her şeyini paylaşıyormuş diye duydum bir de. Eh, tercih meselesi bir şey diyemem. İlişkileri, erkek arkadaşı, problemleri filan... Kendisine hayatta başarılar diliyorum.

Ve Nurkaya'nın da beni önemsemediğini öğrendim. Beni artık eskisi gibi görmediğini, pek fazla bir paylaşımımızın olmadığının farkındaydım zaten. Ama başka arkadaşlarının erkek arkadaşlarının ve erkek kardeşlerinin bile bildiği şeyleri bana söylemediğini; hatta o şeylerin bana söylenmemesi için "amélie'ye söyleme" şeklinde tembihlenen insanlar olduğunu bilmiyordum. Bunu ilk duyduğumda boğazıma bir şey düğümlendi, gözlerim doldu, konuşamadım... Çünkü benim en çok değer verdiğim 3 arkadaşımdan biriydi. Annesini bile öyle severdim ki, benim için öz teyzeden hiçbir farkı yoktu -hala da yok-.

Evet, kime nasıl davranacağını bilmeyen bir zavallıyım ben. Herkese öylesine değer veriyorum ki, onların bana verdiklerinden o kadar fazla değer veriyorum ki, belki de tüm bunların olmasının sebebi benim. Yoksa nasıl olur da bütün ilişkilerim böyle mahvolur?


*

Neden yazıyla hiçbir alakası olmamasına rağmen -hem de bahar gelmişken- bu resim?

- Aklıma Nana'nın bir keresinde söylediği bir şey geldi; her bir kar tanesinin dünyanın bir yerinde haksızlığa uğrayan bir kadının ağzından dökülen bir ah olduğu... *


7 Mayıs 2009 Perşembe

Doves: Kingdom of Rust


Televizyonda rastlayıp da hoşuma giden ama daha önce bilmediğim grupları/şarkıları telefonuma not alıyorum ki unutmayayım, indireyim.

Bu şarkıyı da not almışım geçen haftalarda. Ama nedense limewire'da bir türlü bulamadım şarkıyı. Zaten şarkıyı da hatırlamadığımdan çok üzerinde durmadım, sildim kaydı da...

Sonra birkaç gün önce bir şarkıya rastladım. Böyle çok hoş bir şarkı. Şarkıyı da, grubu da bilmiyorum; ama yine de şarkı tanıdık geliyor... Şarkının sonunda nasıl olsa grup ve şarkı ismi belirtiliyor diye şarkının sonunu bekledim ve o zaman anladım şarkının neden tanıdık geldiğini. Meğer benim daha önce telefonuma indireyim diye kaydettiğim; ama sonra şarkıyı unutunca önemsemeyip indirmediğim şarkıymış. Yani Doves'un Kingdom of Rust'ı.

Neyse ki aynı aptallığı iki kez yapmadım ve bu sefer şarkıyı indirdim. Birkaç gündür de deli gibi dinliyorum. Cidden çok hoş bir şarkı. En azından ben çok sevdim. Böyle hani dinlemeye bi' başlarsınız da ard arda kaç defa dinlediğinizi bile anlamazsınız, bırakamazsınız filan. Aynen öyle oldu işte.

Oldukça hoş bir klibi var ayrıca.

2 Mayıs 2009 Cumartesi

Sık sık kendime kızarım ben.

Şimdi dün hayatında ilk defa bi' mağazaya girdiğinde, ilk denediğin pantolonu beğeniyorsun ve o anda da alıyorsun.

Mutlu oluyorsun, kendine inanamıyorsun filan.

Sonra o hevesle bugün dersaneye giderken giyiyorsun.

Tam 1.5 saat içinde de içine s.çıyorsun.

Oluyor bu tip şeyler.

Ya...