aşk üzerine konuşmalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşk üzerine konuşmalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Aralık 2011 Pazartesi

aforizmalı başlık.


Şu an aklıma iki tırnak arasına alabileceğim bir alıntı gelmiyor; ama mutlaka tarihin bir devrinde birileri düşünmemeye çalıştığın şeyin beynini oymaya çalışırcasına orada yer etmesiyle alakalı bir şeyler söylemiştir. Bundan eminim.

Daha geçen yazımda bilinçaltıma küfrederken olmasını hiç ama hiç istemediğim şeyden, O'ndan hoşlanma ihtimalimden bahsetmiştim. Olmasını istemiyorum çünkü düpedüz korkuyorum, korkuyorum çünkü acı çekmek istemiyorum. "Acı çekmek ruhun fiyakasıdır" gibi beylik laflar etmek istemiyorum çünkü ben. Bir acı çekeceksem de bu acıyı "aşk acısı" adı altında yaşamak istemiyorum. I love realism'in en ateşli savunucusu, rahatsız edici derecede mantık aşığı olan ben gideceğim ve yerine 19 yıldır aşina olmadığım bambaşka biri gelecek. Çok korkunç!

Her ne kadar inkar etsem de bu dünyada en çok güvendiğim ve yanındayken en doğal halimle davranabildiğim Sü. akademik becerilerinin de etkisiyle (evet psikoloji okuyor) bana sonunda O'ndan hoşlandığımı önce kendime sonra da kendine itiraf ettirtmeyi başardı. Ve evet, sanırım ondan hoşlanıyorum; çünkü sürekli onu düşünüyorum. Sürekli onu düşünüyorum; çünkü sürekli onu düşünmemeye çalışıyorum. İronik ama gerçek, ben onu düşünmemeye ve unutmaya çalıştıkça, bu çaba zihnimi daha da bulandırıyor. Olması gerekeni biliyorum. Hiç böyle anlamsız çabalara girmeden olayları akışına bırakmalıyım. Ancak bu şekilde aşabilirim bu durumu; ama bu da pek kolay değil gibi. Beklemek lazım.

12 Aralık 2011 Pazartesi

bilinçaltım üst oldu.


Bilinçaltımı üst eden harika arkadaşlara sahibim. Onlar yüzünden hiç görmemem gereken rüyalar görüyorum ve günüm alt üst oluyor.

*

Bir arkadaş var. Hakikaten arkadaş ama. Başka bir şey değil. Ama ben iflah olmaz bir sapiosexual olduğumdan uzun zamandan beri bu arkadaşa müthiş bir hayranlık besliyorum. Yani o günlerce konuşsun, ağzım açık dinlerim, öyle biri gerçekten. Sadece bilgili, kültürlü vs. olması da değil de, onunla konuşmak da bir ayrı güzel. Neyse işte bu arkadaşa ben baya bildiğin hayranım. Tabii bunu içimde yaşamaya gayret ediyorum o ayrı.

Bu arkadaşla alakalı en büyük korkum ondan hoşlanmak. Yani hayranlığımın hoşlanmaya dönüşmesi. Aslında kendime itiraf etmek istemesem de uzun zaman önce zaten dönüştü; ama ben zihnen, kalben ve miden (evet, mideme ağrılar giriyor çünkü) böyle bir şeyle meşgul olmak istemediğim için, değil herhangi birine bundan bahsetmek, kendi kendime düşünürken bile bunu inkar ediyorum. Çünkü inkar etmek zorundayım. Her ne kadar hayranlık duyduğum bir insan olsa da onla bir ilişki yaşamamız durumu bence tam bir fecaat olur. Yani her ne kadar ona hayran olsam ve bir çok ortak yönümüz bulunsa ve arkadaş olarak çok da güzel muhabbet ediyor ve anlaşıyor olsak da, her şey böyle kalmalı. Fazlası değil. Çünkü bence biz iyi arkadaş, kötü sevgili olurduk. O yüzden hayranlığımı hayranlık olarak tutabilmem şart. Benim bu konudaki en büyük destekçim, sağolsun yine o. Eğer o bana karşı farklı bir davranış tarzı geliştirseydi, yani ne bileyim arkadaşlıktan başka yönlere çekilebilecek imalarda bulunsaydı belki bende de bir duygu derinleşmesi yaşanabilirdi; ancak onun tarafında herhangi bir şey yok. Onun için arkadaştan öte olabileceğimi hissettirecek en ufak bir sinyal bile vermedi şu ana kadar ve bunun için gerçekten minnettarım. Eğer karşılık bulabileceğim hissetseydim, durum ondan hoşlanma ve hatta hatta sevme, aşık olma aşamasına kadar çoktan giderdi; ama o, o kadar nötr ki duygularım hayranlıktan öteye geçemiyor(du).

Ancak son günlerde her şey o kadar üst üste geldi ki. Birbirinden bağımsız arkadaşlarımın -ki az filan da değil tam 5 tanesi, bizim O'nunla ne kadar iyi bir çift olacağımızdan, ne kadar yakışacağımızdan filan bahsettiler (ki bu arkadaşlar ona karşı böyle bir hayranlık beslediğimden filan haberdar da değiller). Gelip gidip birbirimize ne kadar benzediğimizi, ne kadar yakışacağımızı vs. uzun uzun anlattılar. Benim zaten düşünmek bile istemediğim bir mevzuyu defalarca önüme getirdiler. Neden ondan hoşlanmıyormuşum ki, hem çok yakışıklı ve karizmatikmiş hem de çok entelektüel, birbirimizden daha iyisini mi bulacakmışız. Resmen 2 hafta boyunca beynimi yediler. O kadar insan bir şeyler söyleyince insan ister istemez düşünüyor tabii; ama her düşünme bu işin olamayacağı ile noktalanıyordu. O yüzde çok direndim, zihnimden atmaya çalıştım. Ama bu süreçte o arkadaş bana biraz kırıcı olabilecek bir şey yaptı. Söylediğim bir şeyle dalga geçti. Normalde hiç umursamayacağım hatta benle dalga geçenle beraber oturup kahkaha atacağım bir şey. Ama nedense onun böyle yapması farklı bir durum yarattı bende. O an anladım ki, arkadaşlar beynimi çoktan bulandırmışlar bile. Çok tehlikeliydi bu gerçekten. Olayın buraya dönüşmesini hiç istemiyor(d)um çünkü.

Neyse birkaç gün boyunca bizi hiç kimse yakıştırmadı, rahatlamıştım, mutluydum. Ama dün gece fark ettim ki "subconscious never forgives". Rüyamda bir ortak arkadaşımız ikimizin arasını yapmaya çalışıyordu, aslına bakılırsa aslında onun arkadaşı ama ben de az buçuk tanıyorum işte. Neyse işte birbirimiz için ne kadar uygun olduğumuzdan, çok iyi bir çift olacağımızdan filan bahsedip ikna etmeye çalışıyordu. Ben ondan kaçındım bu sefer de bir hoca girdi rüyaya, hangisi olduğunu bile hatırlamıyorum ama o da aynı şeyleri söyleyerek ikna etmeye çalıştı. Arada dünya kadar şey de oldu tabii ama genel olarak böyleydi durum. Ve olaylar baya baya pozitif de ilerliyordu yani. Sonra kalktım ve kendimi berbat hissetmeye başladım. Berbat hissediyordum; çünkü çok güzel bir rüya olduğunu düşünmüştüm, mutlu bir rüya olmuştu benim için. Oysa öyle olmamalıydı. Kabus gibi geçmeliydi o rüya. Kalktığımda "oh neyse ki sadece rüyaymış" denilen türden bir şey olmalıydı. Her aklıma geldiğinde mideme ağrılar girmemeliydi mesela. "Hoşlanmıyorum sadece hayranım" dediğimde kendime inanmaya devam edebilmeliydim mesela.

Bugün öyle ya da böyle saatlerce bir aradaydık. Ve midem çok fenaydı. Öyle olmamalıydı ama. Sadece normal, onunla konuşmaktan zevk alan biri olarak kalmalıydım. Göz göze geldiğimizde -ki iki arkadaşın göz göze gelmesi hakikaten fazlasıyla olağan bir durum- bunun bir önemi olmamalıydı. Arkadaşların söyledikleri bilincimden gitmiş, gitmiş ama bilinçaltıma gitmiş. Şimdi de böyle oldu işte.

Ama ben rüyalara göre hareket edip zihnen, kalben ve miden acı çekemem. Tehlikeli sınırı aşmadan kendimi durdurmalı ve hatta kendimi geri çekmeliyim. Yoksa midem kendi kendini sindirecek. Olmasın öyle. Seviyorum ben midemi.

27 Kasım 2011 Pazar

zaman gerek bana, bekliyorum.

Biz beğenmiyoruz filan ama bence şu dünya üzerindeki en gerçekçi şarkı sözleri İsmail YK tarafından yazılmış. Yok cidden şaka yapmıyorum, dinlediğim tüm o indie müzikler üzerine alınmasın lütfen ama hakikaten şaka yapmıyorum. Ne demiş sevgili YK:
"beni beğeneni ben beğenmem, benim beğendiğim ise beni beğenmez"

Tamam işte. Evrenin düzeni tam olarak da bu şekilde işlemiyor mu Allah aşkına? Olay tam olarak da bu değil mi. Siz birinden hoşlanıyorsunuz ya da gerçek anlamda birini seviyorsunuz, ama o sizin varlığınızın farkında bile değil; öte yandan gerçekten sizi seven insanlar var, ama bu da sizin için en ufak bir anlam bile ifade etmiyor. Çok trajik aslında bu. Ya da her şey takdir-i ilahi/karma (artık hangisine inanıyorsanız) ile alakalı bilemiyorum.Aslına bakılırsa evrenin genel hali çok trajik, bu beni gerçekten üzüyor; ama neyse ki henüz benim durumum o kadar da acıklı değil. Hoşlanma aşamasından ileriye geçemedim ben çok şükür, hatta daha çok hoşlanmadan öte hayranlık diye tabir edebileceğim bir durumdu benimki daha çok. Ama maalesef bir kısmı geçmişte kalmış ve bir kısmı da şu an hali hazırda benden hoşlanmakta olan birkaç kişi var ve hatta sanırım bu durum hoşlanmanın da ötesinde. Ve bu durumun kendimi ne kadar kötü hissetmeme yol açtığını tahmin bile edemezsiniz.

Aslında normal kız davranışı genelde şudur: birisi sizden hoşlanıyorsa eğer (o kişi kim olursa olsun) bu durum sizi memnun eder. Çünkü bu sizi de birilerinin beğenebileceğinin kanıtıdır. Hatta bu kız ya da erkek fark etmez, herkes için geçerlidir. Ama bu karşılıksız hoşlanma/sevme/aşık olma durumları beni gerçekten çok rahatsız ediyor. Çünkü kimse üzülsün istemiyorum. Karşılık verme ihtimalimin olmadığı insanlar bana karşı hisler beslesin istemiyorum. Sonuçta karşılık bulamamak daima acıtır ve kimsenin benim yüzümden canı acısın istemiyorum. Bu, insanın önceden planlayabileceği bir şey değil, farkındayım; ama yine de ne bileyim işte. Hem mesela bana da aynı şey olacak belki. Çok korkunç. Trajik. Bence tüm insanlık bu durum için oturup ağlamalıyız. Düşünsenize, sürekli yanlış insanlar için çabalıyoruz, üzülüyoruz.

İşte bu sebepler dolayısıyla, biri benden hoşlanacak diye ödüm kopuyor. Benim yüzümden üzülsün istemiyorum çünkü kimse. Ve öyle de pis bir huyum var ki, karşıdaki kişinin benden hoşlandığına dair duyumlar aldıysam ya da öyle bir şey hissettiysem, o andan itibaren o kişiye o kadar ters, o kadar kötü davranıyorum ki düşmanım olsa ancak öyle davranırım herhalde. Düşene bir tekme de ben vurayım değil aslında amacım, her ne kadar öyle görünüyor olsa da. İstiyorum ki hiç açılmasın bana. Hatta bırak açılmayı, sevmesin beni artık, hoşlanmasın benden. Gıcık biri olduğumu düşünsün mesela, nefret etsin benden. Sorun yok gerçekten. Ama olmayacak bir şeyi yaşamasın kendi içinde, üzülmesin kendi kendine. Çünkü çabalamaya, üzülmeye değer insan ben değilim onun için.


En az Ted Mosby kadar "The One"cı bir insanım. İstiyorum ki sadece biri beni gerçekten sevsin, ben de onu gerçekten seveyim. Doğru yerde, doğru zamanda birbirini bulan doğru insanlar olalım ve tamam işte "end of the story". Bu kadar. Dallanıp budaklanmasın hiç olay. Aşk üçgenleri bilmemneler filan hiç olmasın. Ve bence bir insan O'nu gördüğünde anlar, ilk andan itibaren hem de. Yani birini O yapmak için çabalamaz. O yüzden "en azından birbirimizi tanıyalım" olaylarına da hiç girmiyorum. Yani çünkü sen O olsan anlardım zaten ve bence O değilsen birbirimiz için vakit harcamamıza hiç gerek yok. Hal böyle olunca yukarıda bahsettiğim durum gerçekleşmiş oluyor.


Gerçi ben muhtemelen bu "The One" kafasıyla 'huysuz ve yaşlı kadın' olacağım ama ne yapalım, demek ki bazı insanların da bu dünyada yalnız kalması gerekiyor.

Hayat çok zor ya, çok karışık. Hakikaten.

7 Kasım 2011 Pazartesi

i was waiting to be struck by lightning, waiting for somebody exciting.



sanırım hayatımın geri kalanında bu klibin içinde yaşayabilirim.

2 Eylül 2011 Cuma

Kedi Sevmeyen Münzevi Kadınlar Derneği


"Tabii ki bir insanı sevebilirsiniz, eğer onu yeterince tanımıyorsanız."
-Charles Bukowski.

*
Sanırım Bukowski'nin bu sözü şu ana kadarki aşk hayatımın hatta biraz daha abartırsak tüm hayatımın özeti olabilir.

Biri benim için gizemini koruduğu sürece ona aşık olabilirim. Onu tanımadığım sürece onu sevebilirim. Daha doğrusu öyle olduğunu zannedebilirim. Ama onu tanıdıkça, o bilinmezler bilinmeye başladıkça bir şeyler yok oluyor. Hem de öyle hızlı bir şekilde yok oluyor ki bir gün önce sevdiğimi zannettiğim çocuk ertesi gün itici, katlanılması imkansız biri haline geliyor. Şimdiye kadar aksi hiç gerçekleşmedi. Birkaç gün değil de birkaç hafta sürdü kimi zaman bu hoşlanma aşaması; ama aksi olmadı. Aşka dönüşmedi.

İtiraf etmeliyim, 19 yaşındayım ve henüz hiç aşık olmadım. İlk başlarda kolaydı, küçükken. Çevremdeki aşık kişileri bir avuç aptal olarak niteliyordum, bu kadar safça ve mantıksız davranmaları beni çileden çıkartıyordu zaman zaman. Sonra biraz büyüdüm, bazı şeyleri anlamaya başladım ve aşık olmak normal bir şey gibi geldi. Evet, o kadar da mantıksız değildi belki de. Sonuçta sevmek, bir şeyleri paylaşmak filan önemli şeyleri. Belki de aşık olmak saçmalamak değildi ve mazur görülebilirdi. Sonra biraz daha büyüdüm, anlamaya devam ettim. Fark ettim ki aslında aşık olmak baya baya güzel bir şeydi. Tüm o filmler, kitaplar, şarkılar... Hepsi saçma olamazdı. Hem nadir de olsa birbirini gerçekten seven insanlar vardı gerçek hayatta da. O mutluluğu, gözlerindeki o parıltıyı fark ettim sonra. Huzuru gördüm. Huzur ki zaman zaman mutlu olsam da erişemediğim bir şeydi. Belki de gerçek aşk, huzur demekti. Daha sonra o huzuru yaşamak istedim. Aşık olabilmek istedim. Birbirimizi karşılıklı olarak anlayabileceğimiz, beraber gülüp eğlenebileceğim, onun yanında kendimi eksik (ama aynı zamanda da rahatsız edici bir fazlalık olmaksızın) hissetmediğim birine aşık olabilmek istedim. Beraber huzurlu olalım istedim.

Ama olmuyordu işte. Olmuyor. Kimseye aşık olmuyorum, olamıyorum. Şu zamana kadar değil aşık olmak, sevme aşamasına bile geçemedim zannediyorum ki. Hep hoşlanmada kaldım. Sonra en ufak bir bir söz, davranış, bakış, duruş karşımdakini gözümde bitirdi. Biraz önce mükemmel çifttik ama şimdi müzik zevki berbattı, ya da sinemadan anlamıyordu, ya da kitap okumayı sevmiyordu, ya da saçma sapan konuşuyordu, ya da yeterince zeki değildi, ya da komik değildi, ya da fazla ciddiydi, ya da çocuk gibi davranıyordu, ya da güzel giyinmiyordu, ya da geri kafalıydı, ya da kültürsüzdü, ya da çok şımarıktı, ya da ya da ya da... İşte benim için hepsi vazgeçme sebebi. Gerçekten iyi bir sebebe ihtiyacım yok. Onun hakkında bir şeyler öğrendikçe en ufak bir şey bile her şeyi bitirebilir. Evet, sanırım tam olarak kusursuzu (ama kendi kusursuzumu) istiyorum. Hayır, kendim kusursuz olduğumdan filan değil; ama aşık olabilmem için öyle olmalı. Hoş göremiyorum, katlanamıyorum, görmezden gelemiyorum. O şey hemen gözümde büyüyor. Sonra bir bakıyorum ki kendime hayret ediyorum, nasıl oldu da ondan hoşlanabildim diye.

Bilmiyorum normali bu mu yoksa ben de mi bir gariplik var. Arkadaşlarım böyle giderse kimseye aşık olamayacağımı söylüyor. Ben de yavaş yavaş kabullenmeye başladım; ama hala daha biraz umudum var. Hani diyorum belki... Belki de gerçekten aşık olacağım kişiyi gördüğümde hepsi önemsiz gelecek, hiçbirine aldırış etmeyeceğim hatta fark edemeyeceğim bile kusur diye nitelediğim tüm o şeyleri. Belki de zaten bir insanın kusurlarını böylesine takıntılı olmanın aşkla filan bir ilgisi yoktur. Orada konuşan sadece mantıktır ve mantık da sana o kişiye aşık olmamak gerektiğini söylüyordur. Ama belki de aşk önceden beri düşündüğüm gibi mantıksızlıktır, saçma şeyler yapmaktır. Belki de tek sorun henüz "o"nunla karşılaşmamış olmaktadır.

Doğru olan hangisi bilmiyorum; ama şimdilik iki seçeneğim var. Ya kedi sevmeyen münzevi bir kadın olacağım ya da bitmek bilmez bir umutla "o"nu bekleyeceğim (artık o her kimse).

4 Ağustos 2011 Perşembe

les amours imaginaires.




mantığın ötesindeki tek gerçek aşktır.
-alfred de musset.

*

birbirimize günde 20 ile 25 günde mesaj atarız. ben hep "hadi, miami kumsalına otostop çekelim," derim. hemen cevap verir. bir saniye sonra mesaj gelmiştir. ama her zamanki gibi. ben mesajlarıma cevap vermesi uzun zaman süren o küstah pislik jean marc'a aşık olurum. ne kadar aptalım. bazen ben bilgisayar başındayken paniğe kapılırım. hemen endişelenirim. eğer yenile tuşuna her bastığımda bir kişi ölse bu dünyada kimse hayatta kalmaz. siktir.

*

kedimiz. marilyn. kedi ortada yoktu. hemen anlamıştım çünkü kedinin çan sesini duymamıştım. kedinin tasmasına çan takmıştı. şu cüceler gibi... noel baba'nın elfleri. küçük bir çan. kediye çan takmıştı. şeker göründüğünü düşünmüştü. her zaman sesini duyardın. ama eve geldiğimde, ses yoktu. ben de marilyn diye seslendim. çan sesi yine yoktu. vitrinde içi ıvır zıvır ve bozuk para dolu seramik bir vazo vardı. o da yoktu. sonra odada şöyle bir etrafa baktım. sadece çizmelerim vardı. koşu ayakkabıları yoktu. hiçbir erkek eşyası yoktu. doğal olarak ışık hızıyla her yere baktım. her şeyi götürmüştü. bütün pılı pırtısını almıştı. mutfak masasının üzerinde mavi not defterinden koparılmış bir yaprak vardı. üstünde almanca yazıyordu. çünkü o almandı. hala da öyle olmalı. hayatımı seni çok severek harcamak istemiyorum.

*

yarı yarıya olamazsın. heteroysan heterosundur. gaysen gay. ruh hali saçmalığından sakın bahsetmeyin bana. nem oranı libidonuza etki etmez. ya da ayın kova burcuna etkisi. bi' siktirin gidin ya!

*

her şeyi biliyorum. her şeyi. çalıştığı yeri...yemek yediği restoranları. kaldığı apartmanın önünden geçiyorum. geçen gün kapıcısına rastladım. nedne bilmiyorum ama ona evde olup olmadığını sordum. kapıcı ondan bahsetmeye başladı. ben de dinledim. ben de ondan bahsetmeye başladım. hakkında az bir şey biliyordum. ama onu anasınıfından beri tanıyormuş gibiydim. bir noktada sıçtığımı fark ettim. sonra ben de ondan cindy rosenberg'in selamını söylemesini istedim. sapığın teki gibi gözükmeme için tabii. eğer hakkında bu kadar çok şey bildiğimi bir öğrenseydi. babası 2002'de inmeden öldü. annesinin jocelyne fuarı'nda rengarenk tahta çiçekler standı var. eğer bir bilseydi. muhtemelen tanık koruma programına girerdi. mafyadan saklananlar için. öldüren cazibe'deki glenn close var ya. aynen ben.


*

onu arayamazsın, ona yazamazsın ya da onunla konuşamazsın. artık bitmiştir. onun gittiği bir partiye ya da bara gitmezsin. benim bir yıl kadar sürdü. şanslı olanlar daha çabuk atlatırlar. iki hafta, iki ay, hatta iki gün. onu ne zaman görsem donup kalırım. vücuduma kramplar girer. yeni erkek arkadaşını kıskanırım. ama artık değil. çünkü onu unuttum. sonbaharda yapraklar düşer...sonra da kar yağar. noel'i kuzenlerim aptal kız arkadaşlarıyla beraber geçirir. ilkbahar, yaz, sonbahar gelir ve gider. ben de unutuveririm. sadece kötü bir anı olarak kalır. herkesinki gibi bir anı. beni sevmesi için yaptıklarımı ya da harcadığım paraları düşünürüm. anlayacağın her şeyi düşünürüm. o kadar utanırım ki...şarkı söylemeye başlarım. şarkı söylerim. sikeyim. oturma odasında, duşta, bulaşıkları yıkarken şarkı söylerim. söylerim yani.


*

onun evime taşındığı gün her şey bitmişti. bu ilişki bitmişti. hayır, tabi ki de o anlamda bitmemişti. yani hala birlikte yaşayıp, seks yapıyorduk. ama bütün o ayrıntılar anlamsızlaşmıştı. bitmişti yani. ilk başta tabi ki kendimizi kötü hissettiğimizden kabul etmek istemedik. taşınma ve o nakliye masrafları.. bütün her şey. bütün o yaşananlar. dünya kadar masraf yapmıştık. artık "beyfendiciğim" para kazandığından ben de gidip kendini becermesini söyledim. biz de.. biz derken sadece kendimi kastediyorum. ben.. yani kendim.. resmen kara sevdaya yakalanmıştım. o berlin'de yaşıyordu. bense dorion caddesi'nde. sanırım uçağa atlayıp yanına gitmeye falan aşık olmuştum. bilmem ki. uçağın inmesine, kafelere ya da sigaralara, başka bir yerden esen rüzgara, aksanına aşık olmuştum. artık yoktu. o mefhuma aşık olursunuz. ondan daha çok o mefhuma aşıksınızdır. aranızdaki mesafedir sevdiğiniz. ama aranızda mesafe kalmayınca, işte o zaman aşılacak okyanuslar kalmamıştır. artık sadece bir koridor uzağınızdadır. her neyse.. artık bitti.


*

"gönder"e bastım. artık canıma tak etmişti. uyanmıştım artık. tüm hayatımı hotmail'de e-posta bekleyerek geçirmeyecektim. tamam, başlarda güzeldi ama sonra bir eğlencesi kalmadı. bu hissi hepiniz bilirsiniz. gelen kutusu'nda yeni e-posta olduğunda koyu olarak yazılır. e-posta gelmiştir yani. hemen tıklarsınız ve karşınıza çıkar. ondan gelmiştir diye. daha çok sevinirsiniz çünkü gelen kutunuz koyu renktedir. ama e-posta amazon'dan gelmiştir. hay aksi! ya da abajur depo satışından.
reddedilmek zordur ama artık olan olmuştur. bam! hayır. bam! aynı giyotin gibidir. bam! ama bir cevap beklemek, o karar verirken kendini haftalarca kötü hissetmek ve delirmekse kafanın ağır çekimde kopması gibidir. uzun ve ağır ağır bir hayır gibi. ama bir noktadan sonra insana bıkkınlık gelir. arızaya bağlarsın. arızaya bağlarsın ve her şeyin boka sardığını düşünürsün. her şey kararır ve yanıp kül olur. ben de gönder'a bastım.

*

bir kafede onu bekliyordum. ama o gecikmişti. ama sadece bir dakika. o kadar da önemli değil. birinci aşama: onun geç kalmasını sevmektir. bu onu daha insani yapar. çekiciliğini arttırır. ikinci aşama: ajandamı kontrol ederim. kendimi sorgularım falan. belki de benim bir yanlışım vardır. kafamda senaryolar yazarım. kendimi başka bir kafeye geç kalmışım gibi hayal ederim. şöyle bir etrafıma bakarım. doğru yerdeyimdir işte. 32 dakika geçmiştir. üçüncü aşama: kendi kendime beklemenin sorun olmadığını söylerim. kendime meşgaleler bulurum. bir şeyler okurum. okur gibi yaparım aslında. ama hep aynı paragraftayımdır. lavaboya giderim. sipariş veririm. şimdi ondan nefret ediyorum işte. kafamın içinde ona hakaretler yağdırırım. kafeye geldiği anda söylenecek güzel sözler bulmaya çalışırım. 39 dakika geçmiştir. ve o gelir. nefes nefese. hala yakışıklı. trafik kötüymüş. evet. ben de onu mazur görürüm. derim ki, bu kadar geç kalman tabi ki olağan. çünkü.. çünkü ben zayıf biriyim ve eğer birine çok fazla değer vermişsem benim için o daima haklıdır. sikeyim.

*

-çok sigara içiyorsun. geçen sefere göre.
+aynı miktarda içiyorum. sigarayı seviyorum. sigara içmek sanki unutmak gibi. moralim dibe vurduğunda sigaram elimdeki tek şeydir. yakarım, tüttürürüm ve sesimi keserim. böylece duygularımı saklarım. sigara duyguları saklar. mentollü ve vanilyalı sigaralar vardır. bazı insanlar sever. mentollü sigaraları, vanilyalı sigaraları, çikolatalı sigaraları, sigaralı sigaraları. sigara benim delirmemi engeller. beni hayatta tutar. beni ölene kadar hayatta tutar.
-sen iyi misin?

*

+ o olduğunu biliyordum. daha önce hiçkimseyi bu kadar sevmemiştim. zormuş. ama dayanabilirim. genellikle hayatının ileri dönemlerinde ruh eşinle tanıştığını biliyorum. benim için kötü oldu. ben şimdi, daha 25 yaşındayken tanıştım. konu seks bile değildi. seks umrumda değildi ki. asıl olay bu değildi. önemli olan...sabahları birisiyle uyanmaktı. aynı yastığa baş koymaktı. önemli olan yastıktı. kötü adamlar geldiğinde onun orada olduğunu bilmek. mecazi anlamda tabii. kötü adamlar asla gelmez. rüzgar eserken karnının tok ve sevdiğinin yanında olması. nefesinin sıcaklığını omzunda hissetmek. işte bu kadar. yastık.
+ evet. biraz şey. hiçbenim kadar moral bozucu birini gördün mü, yoksa ben ilk miyim?
- 20 senedir kuaförüm. bir sürü tekli yastıkların saçını yaptım.