kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Kasım 2011 Cuma

bilgilik/bilgelik.


"Ne oldu biliyor musun, üniversitenin de dünya yüzünde hazine filan biriktirmek için kurulmuş, her şeyi önceden belli, boş ve anlamsız yerlerden birinden ibaret olduğu fikrine taktım kafayı -ve ne yapsam bunu kafamdan çıkaramadım. Yani, hazine hazinedir, anasını satayım. Hazine dediğin, para olmuş, mal-mülk olmuş, hatta kültür ya da düpedüz bilgi olmuş, ne fark eder ki? Bütün bunlar, ambalajını açarsan eğer, tamamen aynı şeymiş gibi gelmeye başladı bana -hala da öyle geliyor ya! Bazen bilginin -her halükarda, bilgi için bilgi haline geldiği zaman- en kötüsü olduğunu düşünüyorum. En az bağışlanabilir olanı herhalde....Kırk yılda bir -sadece kırk yılda bir- bilginin bilgeliğe varması gerektiğine ve eğer bu böyle değilse o zaman da hepsinin iğrenç bir zaman kaybı olduğuna dair baştan savma da olsa, minicik ve nazik bir gönderme olsaydı hiç olmazsa, bütün bunlardan bu kadar umutsuzluğa kapılmayacaktım belki! Ama bu asla olmuyor! Bilginin hedefinin bilgelik olması gerektiğine dair bir ipucu bile verdiklerini duymuyorsun kampüste. 'Bilgelik' kelimesinden söz edildiğini bile duymuyorsun nerdeyse! Komik bir şey duymak istiyor musun? Gerçekten komik bir şey duymak istiyor musun, ha? Üniversitede nerdeyse dört yıl boyunca -ve bu kesin gerçek- 'bilge kişi' teriminin kullanıldığını işittiğim tek an, birinci sınıfta, Siyaset Bilimi dersinde olmuştu, hatırladığım! Nasıl kullandıklarını da biliyor musun? Borsada bir servet yaptıktan sonra Washington'a gidip Başkan Roosevelt'e danışman olmuş hoş, yaşlı ve tonton bir devlet adamından bahsederken kullanmışlardı..."

Franny ve Zooey - Jerome David Salinger.

3 Eylül 2011 Cumartesi

"Bir insanın içinde çay yoksa, o insan gerçeği ve güzelliği anlamaktan acizdir." der bir Japon atasözü.


...Çay Kitabı'nın yazarı Kakuzo Okakura gibi ben de çayın önemsiz bir içecek olmadığını biliyorum. Bir ritüel halini aldığında, küçük şeylerdeki büyüklüğü görme yeteneğinin merkezini o oluşturur. Güzellik nerededir? Diğerleri gibi ölmeye mahkum büyük şeylerin içinde mi, yoksa hiçbir iddiada bulunmadan, anın içine bir sonsuzluk tomurcuğu yerleştirmeyi bilen küçük şeylerde mi?

Çay ritüeli, aynı jest ve yudumlamaların bu değerli sürdürülüşü, basit, sahici ve rafine duyumlara bu yükseliş; çay, yoksulların olduğu kadar zenginlerin de içeceği olduğundan bir aristokrat olma zevkine sahip olma izninin pek az masrafla herkese bu verilişi, yani çay ritüeli, hayatlarımızın saçmalığında dingin bir uyum gediği açmak gibi olağanüstü bir erdeme sahiptir. Evet, evren boşlukla elbirliği yapar, kayıp ruhlar güzelliğe ağlar, anlamsızlık bizi kuşatır. O halde, bir fincan çay içelim. sessizlik olur, dışarıdan esen rüzgar işitilir, sonbahar yaprakları hışırdar ve uçuşur, kedi sıcak bir ışık içinde uyur. Ve her yudumda zaman iyice yücelir.

-Kirpinin Zarafeti - Muriel Barbery.

15 Ağustos 2011 Pazartesi

Boş insan yazısı.


Bu yaz çok şey yaptım aslında, daha doğrusu çok yere gittim ve çok fazla evde kalamadım; ama yine de o kadar sıkıldım ki bir an önce okul açılsın istiyorum. Bir yandan da istemiyorum aslında. O sıkıcı hukuk dersleriyle uğraşmak, yüzlerce sayfadan sorumlu olarak gireceğim vize ve finaller gerçekten de hiç mi hiç çekici gelmiyor; ama yine de sanırım okulu özledim.

Özledim; çünkü İstanbul'u özledim her şeyden önce. Arkadaşları filan da özledim hem, facebook'tan konuş filan nereye kadar yani. Bir de bu sene yapılacak öyle çok şey var ki, onlar için sabırsızlanıyorum aslında. Geçen sene yazı yazdığım okul dergisinde bu sene editörüm. Yine geçen sene üyesi olduğum kulübün bu sene yönetim kurulundayım ve bu da bana kulüple ilgili 2 büyük sorumluluk yükledi: okulda paneller organize etmek ve film gösterimleri (ve sonrasında yorumlanması) düzenlemek. Yıl içerisinde yapacağım şeylerin planını şimdiden oluşturmaya başladım; ama yine de bir an önce eyleme geçmek istiyorum. Tabii bir de MUN konferansları var, onlar için de ayrı bir efor sarfetmem gerekecek. Münazara kulübü şimdilik kesin değil; ama her şeye rağmen toplanabilirse onun için de vakit ayırmam gerekecek. Ve tabii çok da önemsemediğim başka bir dergi için de aylık olarak oldukça ciddi makaleler yazmam gerekecek.

Evet biliyorum, muhtemelen bunların hepsini yapmaya çalışırken öleceğim. Yani tek başına hukuk okumak bile başlı başına bir felaketken (bölümümü sevmediğimden değil, seviyorum ama zaman zaman biraz sıkıcı ve fazlasıyla zor), hukuk ile beraber tüm bunların altından nasıl kalkacağım bilmiyorum; ama bölümdeki dersler hariç hepsini yapmaktan zevk alacağımı biliyorum. Çünkü sanırım beni hayatta tutan şeyler bunlar. Bir şeyler yapabilmek, sevdiğim şeyler için koşturabilmek, ortaya bir şeyler çıkarabilmek. Ama yine de çok yorulacağım ona şüphe yok.

***

Şu yazı güzelce değerlendiremediğim için çok vicdan azabı duyuyorum, cidden. Okul zamanı kitap okumak için ölüyordum; ama vakit bulamıyordum. Şimdiyse boş vakitten başka hiçbir şey yok ama nedense okumak zor geliyor. Bütün gün ya internette vakit öldürüyorum amaçsızca ya da film/dizi izliyorum. Yani yaptığım en yararlı davranış film izlemek. Evet çok fena bir haldeyim. Şu yaz uyuşukluğunu üzerimden atmam lazım. En azından daha 1 ay var, hala umut var yani. Ama benim kendimden umudum yok. Garfield bile beni görse kınardı herhalde şu tembelliğim yüzümden o dereceyim. Zaten gecem gündüzüme karıştı. Babam uyanırken ben yatıyorum, sonra da öğleden sonra 4 gibi uyanıyorum. Uyku düzensizliğim bu tatilde tavan yaptı. En azından normal kitap okuyabilseydim, ya da bölümümle ilgili ya da siyasi/tarihi kaynakları/kitapları okuyabilseydim çok iyi olacaktı ama bu tembellikle olmuyor işte. Bakalım. Umarım bu tembellikle okullar açıldığında o yoğun tempoya ayak uydurabilirim.

8 Şubat 2011 Salı

"Bulunmadığım yer, kendim olduğum yerdir."


"Hayat belki de filmlerin, şarkıların, resimlerin ve yazıların güzel olabilmesi için çirkin kaldı."

Bu da benim geçenlerde söylediğim şöyle bir şeye cevap oldu. Güzel de oldu. Daha da güzeli bunu plansızca, sadece yazgı ile açıklayabileceğimiz bir şekilde ve fazlasıyla uygun bir zamanda görmüş olmam.

# Dikkat ederseniz yukarıdaki, fotoğrafı çekilmiş kitap sayfasından bahsetmiyorum bile. O apayrı, o güzel. O ben.

31 Ocak 2011 Pazartesi

"I love realism" dediğime bakmayın siz.


insanlardan biraz uzak birisiyim. bu, onlardan köşe bucak kaçtığım anlamına gelmiyor. onlarla birlikteyim; ama aklen ve kalben çoğu zaman onlarla değilim. ruhum daha çok yalnızlığı seçiyor, onlarla birlikteyken bile.

ve sosyal yaşamı böyle olan birinin dünyası kitaplar ve filmlerden ibaret oluyor genelde. okula gitmeden kitap okuyacak kadar okuma-yazma öğrenmiştim zaten. o yüzden neredeyse kendimi bildim bileli gerçek dünyadan kaçıp hep kitaplarla yaşamayı tercih ediyorum. çünkü orası kolay, orası güzel bir dünya. sıkıcı değil, sıradan değil, kırıcı değil. bir şekilde çok üzülseniz de en sonunda mutlu oluyorsunuz. ne kadar sıradan görünürseniz görünün müthiş heyecanlı bir hayatınız oluyor olağanüstü bir biçimde. sevebiliyorsunuz ve seviliyorsunuz da karşılığında. özgür bir dünya, güzel bir dünya.

bir de filmler var tabii. kitaplardan daha kullanışlı bazen. çünkü insanın bu dünyadan kaçmak istediğinde bazen tek bir cümle daha okuyacak enerjisi olmuyor. ne kadar okumak isteseniz de elinize alamıyorsunuz o kitabı. o zaman filmler daha güzel. yalnız izlemesi güzel. normalde sürekli engellemeye çalıştığın gözyaşlarını engellememek güzel. yaşamak istediğin hayatı yaşayan biri izlemek - zaman zaman acı verici olsa da- güzel. farklı dünyalara karışmak, 2 saatliğine de olsa o dünyadan biri olmak güzel. orada da ne kadar acı olursa olsun -genelde- mutlu bitiyor.

işte benim hayatım bu (müziği saymıyorum. o çok daha temel bir şey.): kitaplar ve filmler. beni bu dünyadan koparacak, özlediğim dünyalarda yaşayabilmemi sağlayabilecek, ne olursa olsun bu boğucu gerçeklikten kopmamı sağlayacak şeyler. ama giderek fark ediyorum ki benim için zararlılar da bir yandan. mutlu ettikleri, rahatlattıkları kadar acı da çektiriyorlar. çünkü o dünyaları ne kadar seversem, ne kadar ilginç bulursam kendi dünyamdan, yaşadığım hayattan o kadar nefret ediyorum. gerçekliğe düşman oluyorum. çünkü gerçek hayatta heyecanlı bir hayatım yok, her şey çok sıkıcı. çünkü gerçek hayatta her ne kadar şanssız ve aptal bir sakar olsam da işler romantik komedi havasında ilerlemiyor. çünkü gerçek hayatta süpergüçlerim, süperzekam, süpergüzelliğim yok. çünkü gerçek hayatta özgür değilim; zorunluluklarım ve sorumluluklarım var. ve çünkü gerçek hayatta beni mutlu ve huzurlu biri yapacak olan ‘o’ kişi yok, eksiğim. oysa filmler ve kitaplar böyle değil. onlar size -neredeyse her zaman- istediğinizi veriyor.

gerçeklik tahammülü zor bir olgu. ve ondan ne kadar uzaklaşırsanız geri döndüğünüzde de işler o kadar zorlaşıyor. işte bu yüzden belki de tüm bunlar artık benim için zararlı. bilemiyorum. tüm bunlar bir şeye sebep oluyor: özlem. kaybettiğin bir şeyin değil, henüz sahip olamadığın bir şeyin özlemi. farklı, temelden sarsabilecek bir özlem. ve her geçen gün büyüyen, büyümesinin önüne geçilemeyen bir özlem.

17 Ekim 2010 Pazar

Alışveriş komplike bir etkinliktir.


Gripli çıkılan alışveriş.


Asıl amaç: kafa dağıtmak, uzaklaşmak.
Yan amaç: bazı ihtiyaçların alınması.

İhtiyaçlar: şemsiye, triko hırka, kalın bluz.


Alışveriş esnası: yan amaca odaklanamama. beklentileri karşılayan ürün bulunamaması.

Alışveriş sonrası: sebzeli börek, yarısı kıyafetlerin muhtelif yerlerine dökülen çay.

Alışverişte yan amaç dahi olmayan ürünler: 4 kitap, 1 DVD.

Alışveriş dönüşü elde olan ürünler: 4 kitap, 1 DVD.


Dönüş sonrası değerlendirme: WTF?