31 Ekim 2008 Cuma

Dekart Bizi Diskoya Götür


Sınavlar dün başladı, bugün de 2 tane sınavımız vardı; coğrafya ve felsefe. İşin coğrafya kısmı tamam da, felsefe olunca bir duraklıyor insan. Çünkü felsefeyi daha ilk kez görüyorum ve sınavlarına da daha önce hiç girmedim. Ama aslında sorun daha önce felsefe yazılısına girmemem değil. Sorun, İlker Hoca...

İlker Hocamız okulda kendisini kimseye sevdirmemeyi başarmış nadide ve güzide bir insan. PDR'cidir; ama (maalesef) felsefe ve psikoloji derslerine de girmektedir. Şimdi biz bu adamı sevmiyoruz; ama bir sorun bakalım neden sevmiyoruz? Sevmiyoruz efendim; çünkü adam çok garip. Garip bir konuşması, garip tavırları var. Garip bir ders anlatışı, yani anlatmayışı var. Bildiğin anlatmıyor işte. Biz TM olmamıza rağmen bile sene başından beri "felsefe nedir?"i tartışıyoruz. Ha bir de hoca sürekli konuyu futbola getiriyor, futbol muhabbeti yapıyor, Fenerbahçe'yi kötülüyor; ama bu felsefenin ilgi alanına girmediği için bunu belirtmeye gerek yok sanırım. Gerçi İlker Hoca'ya göre giriyormuş. Çünkü felsefe doğru düşünme bilimiymiş, doğru düşünen insan da fenerbahçeyi tutmazmış bikbikbik... İşte böyle bir insan. Neyse konuyu dağıtmayalım. Bizim sene başından beri felsefe adına işlediğimiz tek konu "felsefe nedir?" ve "philia+sophia=bilgelik sevgisi" olunca, yazılı kapsamı da 1. ünitenin tamamı olunca azıcık tırstım. Tırstım çünkü çalışmadım, çalışmadım çünkü canım istemiyordu...

2. ders coğrafya sınavına girdik, 6. ders de felsefe sınavı. Coğrafyadan sonra dedim azcık bakayım ne var ne yok şu kitapta diye; ama hiç bir şey anlamadım. Çünkü arka sırada oturan kızlar kafa atmama sebebiyet verecek şekilde çok gülüyor ve konuşuyorlar, sınıf gürültülü ve tabii ki canım istemiyor. Sonra kafa atmak istediğim kızlardan biri "okuma parçalarına çalış, hoca dedi" dedi(bak arada işe de yarıyor). Piki dedim azcık ona bakayım ama onlar da çok salaktı. Hele de "Akıl, Bilgi, Kılgı" diye bir parça vardı ki hem komikti hem salaktı. Onları da salladım o yüzden.

Ve bunlar olurken kader anı yaklaşıyordu... Yaklaşıyordu, yaklaştı, az kaldı ve geldi. Bir de baktım ki sınav sınfımdayım. Neyse kağıtlar dağıtıldı şöööle bir baktım sorulara hiçbirini de bilmiyorum. Başladım sallamaya. Yalnız benim de öyle bir sallayışım vardır ki destan gibi maaşallah! Öküz gibi yazdım yazdım bir baktım daha 3 soru var, 10 dakika kalmış sadece. Hem de sona bıraktıklarımın atmasyonu bile zor. Neyse bir soruyu daha yaptım, bir sorudan da açıklanacak üç kavramdan birini açıkladım kiii zil çaldı. Ben de mecburen vermek zorunda kaldım. Arkadaşlarla sınavın analizini yaparken neredeyse bütün sorulara aynı cevapları verdiğimi farkettim. Ayrıca 1089348 kere düşünmek, 23864 kere insan, 87233 kere de felsefe kelimesini kullanmış idim.

Neyse son ders konferans gibi bişi vardı; ama bizim kızları da kötü yola sürükledim ve girmedik konfransa. Muhabbet ediyorduk, sonra üst dönemden Semra geldi. "Aman onun notu boldur, ben geçen sene sorulardan birini hiç yapmamıştım yine de 100 almıştım, okumadan not veriyor zaten." dedi. Ben de onun üzerine "biliyor musun bu yeni saç modelin cidden sana çok yakıştı" dedim. İyi demişim beee..

30 Ekim 2008 Perşembe

Senin Ağzını Kırarım Türksat


Türksat 1C uydusundaki yayınlar 3A uydusuna 27 Ekim'de aktarıldı. Sözde artık daha kaliteli, hava koşullarından daha az etkilenen bir yayına kavuşacakmışız...

...

Pehhh...

...

Valla bunlar yiyor bizi söyleyeyim. Kaliteli yayın bu mudur be? Şaftı kaydı televizyonun. Kanalların bir kısmı gidip geliyor. Hem kaç gün oldu, bitmedi mi şu taşıma işi? Televizyonda yarım saat kanal arıyorum. Sonracıııma her kanalı tekrardan alıştığım hafızaya almam gerekecek. Kaliteymiş... Çile be, resmen çile.

Mesela oturma odasındaki televizyonda KanalD yoktu bugün. Hem de bugün, yani Yaprak Dökümü gecesi. Şükür odamdaki televizyonda vardı da oradan izledik. Ama hiç hoş değildi beee... 4 kişi 37 ekran televizyona dikmiş gözlerini... Öyle bir amelelik yani.

Türksat bak bu son uyarım. Şu işi yoluna koy. Yoksa söylerim babana döver seni. Hıhh...

27 Ekim 2008 Pazartesi

Zeyna Olup Brifing Veresim Var



Ben küçükken Zeyna diye bir dizi vardı(bir ara tekrar yayınlandı ama kaldırıldı galiba sonradan). Ablamla oturur, izlerdik hep. Hem mitolojiye ilgi duyduğumdan, hem ekşın olaylarını sevdiğimden, hem de kahramanın bağğyan olmasından mütevellit pek severdim. Bir lilililiiiiii yapardı, bir de garip bir silahı vardı atar dururdu oraya buraya. Herkesi de döverdi, oh ne bal.

İşte benim de bu aralar Zeyna olup, herkesi dövesim var. Çok pis kafamı bozuyorlar. Anlayamıyorum şu ülkede neden herkes Türkçe özürlü? Neden takımelbiseliamcalar bile beceremiyor bunu? Neden en çok izlenen televizyon kanalları bile beceremiyor bunu? Neden gazeteler bile beceremiyor bunu? Neden? Neden İngilizce kelime kullanarak artiz(!)lik taslıyorsunuz?

Mesela bugünlerde en çok dikkatimi çeken kelime "brifing". Genelkurmayla çıkan haberlerin yarısında brifing geçiyor(Ör: Genelkurmay'dan kabineye brifing). Ayıp yahu, hadi biz yaşı kemale ermemiş, parende atsak kimsenin dikkatini çekmeyecek kimseleriz. Ama toplumu yönlendirmede bu kadar etkisi olan kişilerin böyle davranması ne derece doğru? Türkçe'nin suyu mu çıktı allasen. Ya da bir gazeteci neden 'çek'(check) eder, etse bile neden bunu köşesinde belirtir?

İngilizce kullanmaya pek hevesli bu kurumlarımız daha Türkçe'yi doğru düzgün kullanmayı becerebiliyorlar mı acaba? Mesela televizyon kanalları dahi anlamına gelen de'yi sıkça birleşik yazıyorlar -ki bu da beni sinir krizlerine sokan hataların başında geliyor. Dayanamıyorum bu de'lerin birleşik yazılmasına. İnsaf, biz bunu 2., 3. sınıfta öğreniyoruz; ama yıllardır yayın yapan saygın! kanallarımız hala doğru yazamıyorlar.

Ben çok takıntılı biriyimdir. Yazım yanlışları konusu da buna dahil. Bu dahi anlamına gelen de'ler meselesi de takıntı bende. Daha başkaları da var. Mesela herkes'e 'herkez', değil'e 'deyil' (aslında ğ yerine y kullanma durumu bir çok kelimede ortaya çıkabiliyor) diyenler de var. Bana rahatsızlık verme konusunda bu üçü başı çekiyorlar.

Ben bu konuda kendimden çokça büyükleri bile eleştirmekten geri durmazken; televizyon kanalı gibi, gazete gibi Türkçe'nin en doğru kullanılması gerektiği yerler bunu yapmaya devam ederse, İngilizce kelimeler kullanmak için bu kadar çabalarsa bu toplum nasıl anadiline sahip çıkacak? Nasıl onu doğru ve hakettiği şekilde kullanacak? Bunları gördükçe üzülüyorum. Üzülüyorum Karamanoğlu Mehmet Bey için, Yusuf Has Hacib için, Ali Şir Nevai için, Kaşgarlı Mahmut için... Üzülüyorum.

Ama yapacağımı biliyorum ben. Zeyna'nın tuhaf aletlerinden elime alıp, vereceğim ben de bir 'brifing'. Bundan sonra herkes başta dahi anlamına gelen de'leri ayrı yazmak üzere tüm Tükçe kurallarına uyacak, diini en güzel şekilde kullan(maya çalış)acak, one gereken değeri verecek. Eee brifing bu, boru değil!

25 Ekim 2008 Cumartesi

Gözümüz Aydın (!)


"Beklenen gün geldi sayın seyirciler! Sonunda blogspot da mahkeme kararıyla kapatıldı. Biz de rahata erdik, Mü-Yap da erdi çok şükür..."

Türkiye haberciliği formatında anlatacak olsaydım derdimi, bu şekilde devam ettirirdim kuşkusuz. Ama bir de manyamış ruhumun söylemek istedikleri var ki;

Evet, çok sinirliyim. Sövmek filan istiyorum. Bloglarımıza artık direkt olarak ulaşamayacağız, vtunnel ve benzeri sitelerin dandiriklikleri ile uğraşağız(Acaba vtunnel'ın, k'tunnel'ın filan resmi bir antlaşması mı var Türkiye'yle? Evet, cidden mantıklı bak bu!). Blogspot ne zaman açılır, hatta açılır mı orası da muallak; zira görüyoruz youtube'un halini.

Bu saçmasapan kararı verdiren saçmasapan sebep ise; blogspot'un 'müzik eserlerini yasadışı ve izinsiz olarak dinleten, ücretsiz müzik dinletme ve kopyalatma hizmeti veren 52 siteden biri olma' şerefine nail olması. Ne büyük mutluluk değil mi sevgili blogseverler! Blogspotçuğumuz da bu 52'nin arasına girerek bize büyük bir gurur yaşattı. Ah, ah ne kadar duygulandım bilemezsiniz. Zira müzik indirilebilinen binlerce site varken, LimeWire ve benzeri onca program varken; böyle bir devlet kuşu(!)nun amacı abidik gubidik yazılar yazmak olan insanların toplaştığı bir siteye konması hayli ilginç bir durum çünkü.

Buradan; bu konuda emeği geçmiş olan başta Mü-yap ve Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesi olmak üzere herkese teşekkür etmeyi borç biliyorum(!)

Saygılar, sevgiler!...

23 Ekim 2008 Perşembe

İlle de Tanzimat



Çoğu kişi sevmez Edebiyat'ı, en azından Edebiyat dersini; ama ben seviyorum hem de öğretmen faktörüne rağmen. Edebiyatın söylenişi bile hoş yahu, çok fonetik. (:

Ama tabii seçiciyim. Hücre zarı bile seçici geçirgen be! Her geleni almıyor içeri. Akıllı aslında haa.. Belli prensipleri var, yalvarmanız lazım filan. Öyle her canı isteyen geçemez. Orda onun sözü geçer.
Neyse, seçicilikten bahsediyorduk. İşte şu beyinsiz hücre zarı bile seçiciyse, biz de seçiciyiz elbet. Başçavuşun eşeği değiliz ya! Edebiyat konusunda da böyle. Her ne kadar genel olarak edebiyatı sevsem de bazı konular var ki, onları daha bir çok seviyorum. Mesela Tanzimat Edebiyatı... 11. sınıf öğrencisi olaraktan bu sene Tanzimat Edebiyatı görüyoruz. Namık Kemal, Recaizade Mahmut Ekrem, Taaşşuk-i Talat ve Fitnat, Tercüman-ı Ahval filan... Hayatta tahmin etmezdim bu konuyu bu kadar seveceğimi. Ama sevmek dediysem öyle böyle değil, tam manyaklık benimkisi. Test kitaplarımda konuyla ilgili çözülmedik soru bırakmadım, sonra yaprak testler de var. Ama yetmiyor, doymuyorum, kendime hakim olamıyorum. Kusana kadar Tanzimat çözmek istiyorum. Hele de Tanzimat'ı sevmeyenleri gördükçe çileden çıkıyorum. Nallahım Tanzimat nasıl sevilmez?...

Aslında ben de farkındayım 'garip bir vak'a' olduğumun; ama nedensiz, amaçsız, saçmasapan, gerizekalı bi' sevgi işte bu... Belki de Tanzimat Edebiyatı çok saçma ve komik olduğu için bu kadar sevdim. O kadar abartılı, uyduruk ve komikler ki (kimse o sanatçıları küçümsediğimi düşünmesin, ben o eserleri günümüz şartlarında değerlendirdiğimden böyle söylüyorum.)! Mesela mutlu son diye bir kavram yok pek. Çoğunlukla sonunda herkes ölüyor, olay tatlı(!)ya bağlanıyor. Ne hoş! Böylece okuyucunun kafasında da "Acaba Talat ve Fitnat'ın kaç çocuğu oldu?", "Dilber'in kaynanası ona çektiriyor mu?" şeklinde sorular kalmıyor. Hem ölümleri de, acıları da öyle komik ki insanın kahkahalarla gülesi geliyor. Şemsettin Sami'nin kemikleri sızlar mı bu yüzden bilinmez; ama işte bunu seviyorum. Eğer gerçekten sanatsal ve mantıklı şeyler olsalardı, bu kadar eğlenceli olacaklar mıydı? -Hiç sanmam. Böylesi iyi. Biz dalga geçelim, gülelim, eğlenelim ki; sevelim. =)

Öyle işte... Kısacası edebiyatı hele de Tazimat Edebiyatı'nı seviyorum. Daktiloyı da seviyorum, çok nostaljik geliyor. Ama bunun konuyla alakası yok tabii!

16 Ekim 2008 Perşembe

Mücella Sen Beyinsizsin !

Bazen diyorum ben bu kendimin içne s*çiim. Rezilim ben rüsvayım. Beyinsiz yaşam formuyum. Otum, çöpüm, hatta ve hatta samanım. Böyle dengesiz manyak bi kişiliğim. Çünkü akıllanmıyorum, akıl-la-na-mıyorum.

Seviyorum insanları, böyle bi değer filan veriyorum. Hatta bazen o insanları alıp içime sokasım geliyor, canımın cânısın ulen diyorum.

Sonra da bir gecede o insan sizi siliyor; 'dokunma bana, umursamıyorum bile seni' demekten beter ediyor. Düşünün pek de umutlu olmadığınız bi denemeden 273 puan almışsınız, haftalar sonra yaprak dökümü izliyorsunuz, üstüne üstlük bir de cuma için harika planlarınız var. Yani mutluluk solucanı olmanız için fevkalade bir gece. Ama canınızın cânı bir anda işin rengini değiştiriyor. Öyle ki artık kelebekler uçmuyor, fondaki Yann Tiersen bestesi susuyor... Öyle bi ruh haline girdim işte lan. Kötüydüm, fenaydım, kimseyi sevmiyordum lan. Hele Mücella'yı hiç sevmiyordum...

15 Ekim 2008 Çarşamba

Yerim Seni Eti Puf !



Aslında bugün yazmayı düşünmüyordum; ama okuldan gelirken aldığım 3 etipuf'un ilkinden koca bir ısırık almıştım ki bir şimşek çaktı beynimde. Dedim yılların etipuf'usun, bir yazı da çok mu sana?

Kendimi bildim bileli var bu etipuf ve kendimi bildim bileli yiyorum. Şimdiye kadar yediklerim ohooo burdan İstanbul'a yol olur yani.. Bildiğim kadarıyla kakao granüllü, çilek granüllü, rengarenk granüllü ve -her ne kadar resimde olmasa da- hindistancevizli olmak üzere 4 çeşidi var.

Etipuf paketi açmak ciddi iştir, herkes açamaz. O azıcık açık olan ucunu iyi kavrayamayıp tam kaldıramazsanız ambalajı, yarısı kalkar yarısı kalır, fitil olursunuz, ulaşamazsınız o güzelim etipufa, delmeye çalışırsınız filan. Bir sürü atraksiyon yani. Küçükken az mı cebelleştim ah o paketle...:)

Küçüklük demişken ben küçükken çok salakmışım. Mesela ben etipufun ismini etipuf zannederdim. Yani normalde Eti Puf ya hani, Eti firmasından 'puf' gibi... İşte ben öyle değil de o şeyin ismini etipuf zannederdim. Uzun yıllar böyle saf saf dolaştım. Şimdi de ordan kalma, etipufu Eti Puf şeklinde yazmak bir acayip geliyor. Öylesi daha ciddi gibi geliyor hem de bana, hiç hoşlaşmıyorum. 40 yıllık etipuf o canım! E-ti-puf! Nokta.

14 Ekim 2008 Salı

Her Dem Yann Tiersen

Bu aralar hayatımda dinlemediğim kadar Yann Tiersen dinliyorum. Servis beklerken, serviste, okulda, evde, bilgisayar başında olduğum her an, yolda yürürken, uyumadan önce, uyku anında... Mütemadiyen dinliyorum, dinliyorum, doymuyorum...

Yann Tiersen dinlerken ne kadar negatif olursam olayım gülümsemeye başlıyorum. Sanki herkesin mutlu olduğu o dünyaya bazı bazı ben de konuk oluyormuşum gibi. Hiçbir kötülük yok gibi... Bu gülümsemeler hüzünlü çoğunlukla, hatta her zaman. 'A Quai' gibi "haydi eller havaya hoppa yavrum hoppaaaa.." türündekilerde dahi. Ama bu hüzün beni rahatsız etmiyor, acı vermiyor. Galiba ne olursa olsun, hüzün bizim ayrılmaz parçamız.

Hüzün hüzün diyorum; ama sanmayın ki ben bu şarkıları öyle ağırbaşlı bir şekilde dinliyorum. İçime böyle bir sevinç, neşe, mutluluk ve bilimum iyi duygular seli akıyor... Mesela geçen gün eve girerken mp4'te "La Noyeé" çalıyordu. Hoplaya, zıplaya, garip garip dans ede ede girdim içeri. Annem 'dellendi yine bizim kız' ifadesini takındı.=)

Bir de Yann amcamızın piyano kullandığı şarkıları dinlerken piyano aşkım depreşip duruyor. Hatta böyle yerlerde tepinip "neden beni küçükken piyanoya yazdırmadınız, böhüeee.." demek istiyorum.

Neyse işte kısaca Yann Tiersen bu aralar baya bir hayatıma girdi -ki bundan da hiç şikayetçi değilim. Çünkü insanda bunalım filan bırakmıyor -ki bende bıktım artık melankoliden.

Dipnot: 'Pas Si Simple' çalıyor şu an. "Daktiloyu da enstrüman olarak kullanıyorsun ya ne diyim ben sana artık beee..!!" dedirtircesine. Klavyemle yarış edercesine..

13 Ekim 2008 Pazartesi

Oldu mu Şimdi?

Son yazımı okurken farkettim de ben bazı şeyleri beceremiyorum galiba.

Bu blogu yazarkenki amacım gördüğüm, duyduğum, bildiğim, garibime gelen, hoş, farklı şeyler hakkında deneme gibi, fıkra gibi biraz daha ciddi yazılar yazmaktı. Ama son yazıma bakıyorum da bir 'sevgili blogcuğuummm' demediğim kalmış. Böylece blogun muhteviyatını da değiştirmiş oldum, hayırlı olsun.

Acaba yazılarımı iki ayrı kategoride mi sınıflandırsam? Birine laf ebeliği yaptıklarımı, diğerine normal yazılarımı koysam (diğerleri de çok normal ya) ?!..

Aman yav amma abarttım. Sanki bu olayı halledince Amerika'nın ekonomik krizi bitecek. Kurtulamadım gitti bu 'gereksiz işler müdireliği'nden...

Demokrasi Bilinci Okulda Yok Edilir !

Bugün böööle çok değişik duygusal travmalar, garip garip abukluklar yaşadım. Kronolojik sıraya göre şeedeyim..

Şimdi bizim okulda mükemmel bir icat olan HKS (haftalık kontrol sınavı) diye saçmasapanlığın zirvesinde bir sınav var. İsmi haftalık olmasına rağmen şükür ki her hafta olmuyor, misal geçen sene sadece 3 tane olmuşuz. Aslında kaç tane olduğumuzu da bilmiyorum, arkadaşlar öyle dedi ben de inandım. Yoksa saymam ben böyle ıvır'ları... Neyse efem lütfen konuyu dağıtmayalım..

İşte bugün 2. ders o sınav vardı, ama yine 3. derse ertelendi. Ertelenmese şaşardım zaten. Neyse bir baktım Serdar'la aynı sınıftayız (11-C) sınavda, başka da kimse yok sınıfta tanıdığım. Bööle sevinsem mi üzülsem mi bilemedim, duygusal karmaşalar yaşadım filan. Neyse sınavdan çıktım matematiğin bir sorusu yarım kaldı, ingilizcenin de bir sorusunu Cemal sayesinde yaptım. Ama dedim Büşra'ya "Eğer söylersen bunu Cemal'e seni ayaklarından tavana çivilerim." Yoksam benim boş anımdan yararlanır barışırız filan.. Herneysem yeter bu kadar HKS muhabbeti..

Bir de bugün çok öfkeliydim. Sebebi lazım değil, my dear dersane. Böyle baktım herkeste bi' asağbiyet dersaneye karşı, böyle bi grizu patlaması olmak üzere iyice gaza geldim.. Ben üç maymun muyum canım? İçimi millete dökmezsem ölürdüm zati -ki önümden kazara geçenlere bile dert yanıyordum öyle bir iç döküştü yani.. İlk büyük patlama yemekhanedeki yemek sırasında gerçekleşti. Ben çevremdekileri sarsmaya filan başladım, bağırmaya-çağırmaya filan başladım... Tabii herkes birden gaza geldi bööle baya bi. Sonracııma yemeklerimizi aldık her zamanki yerimize geçtik ki ne görelim?!.. 2 tane 9. sınıf gelmiş oturmuş "oo may gaaad.." filan oluyordum, sonra kızlar 'dikkat dövebilir' şeklinde alarm veren gözlerimden mi neyse artık kalktılar, biz de rahat rahat yerimize oturduk. Sonra yine dersaneden yakınmaya başladık. Hatta bir ara sövmeye başlayacaktık, dedim olmaz "ekmek kuran çarpsın.." şeyindeki ekmek bir çarpıverir şimdi feleğimiz şaşar filan. Biz de sövmeden saydık filan deşarj olduk.

Ayrıcanaa bugün bir kez daha "demokrasi bilinci okulda yok edilir" temalı anlar yaşadık. Malum okul meclis başkanı perşembe seçiliyor. Fekat neden hep bakınca kusma eğilimimi saklayamadığım kişiler aday olur? Nallahıımm bir de kendilerine afiş filan hazırlamışlar ki görülesi... Uzun süre gülmekten toplayamadım kendimi. Şarkı sözlerini kendilerine uyarlayan mı dersin, muhteşem(!) sloganlar icat eden mi dersin... Aslında hoş yav, bööle insanı güldürüolar, komiklik filan.. Hatta birer örnek alıp saklasam mı? Bunanlımlı anlarımda derhal neşemi yerine getirip, depresif manyaşmadan kurtarırlar beni..

Yav yarın okulda deneme varmış ve daha bugün söylediler. Çıldırıciim.. Bir de ÖDS gruplarının belli olması için yapılacak 3 denemeden ilkiymiş. Dedim "çok yanlış yaptın nalan.." ama kimse takmadı. Gerçi 1 ay önceden bilsem de çalşmazdım ya neyse... Ama yani psikolojik olarak hazırlardım kendimi filan. Lök diye de olmuyor ki canımm...

Not: 2 gündür filan pek bi' pozitifim, Yandan Amca(Yann Tiersen)'m saolsun. Artık böyle yapacağım. Yoksa nanik depresif halleriyle nereye kadar diğğğğ miğğğğ?...

12 Ekim 2008 Pazar

Ah Uyku Sen Ne İyiydin..



Ben uykuyu çok seven biriyim. Bu sevgi çok uyumamdan değil, pek uyuyamamamdan heralde. Özellikle de okul döneminde 4-5 saatlik uykulara talim ederim; çünkü erken uyumaktan nefret ederim -ki beceremem de zaten... Ve tahmin edilebileceği gibi de 'uykusunu alıp da uyanmak' kavramı yaz tatillerini saymazsak bana pek bi' uzak. Uzun süren uykular, annem 10-15 kez dürtüklemeden uyanmak genelde benim için mülahazası hoş fekat gerçekleşmesi zor şeylerdir.

İnsanın filmler, internet, ödevler, sınavlar yüzünden geç yatıp okul yüzünden erken kalkmak zorunda olması ve ertesi gün de çeşitli sebeplerden geç yatıp, yattıktan kısa bir süre sonra lezzetli bir uykuya dalması ne hoş şeymiş oysa. İnsan olmanın gereği bazı şeylerin ne kadar hoş olduğunu onları kaybedince anlıyoruz. Ben de aynı durumdayım.

Bir kaç gündür hastayım. Gündüz gündüz yatıyorum, halsiz halsiz kendimi ordan oraya atıyorum filan.. Benim gibi sık sık hasta olmayan biri için zor şeyler bunlar. Tabii bu zor şeyler geceleri de devam ediyor. Kemiklerim, eklemlerim, kaslarım ve bilimum yerlerim üzerimden kamyon geçmişçesine ağrıdığından dün saatlerce uyuyamadım. Yatakla kavga ettim, farklı teknikler denedim ama kar etmedi. Uzun süren çaba sonucunda uyuyup kalmışım, bilmem saat kaçtı. Aynı şekilde bir önceki gece de berbat haldeydim. Neredeyse 7-8 kez filan saçmasapan sebeplerden ötürü kalktım -ki bunlara yataktan kalkmadan milyonlarca kez burnumu silmem dahil değil belirteyim. Artık kimse kalk kalk diye zebellah gibi başıma dikilmiyor; ama eski uykularımın da tadı yok. 4-5 saatti ama pek bi' lezzetliydi o uykular.

Velhasıl kelam hasta olmak zor iş. Bir an önce iyileşsem de geri dönsem o eski uykulara. Sonra gün boyu azıcık uyuduğumdan bütün arkadaşlarıma şikayet edip onları delirtsem, onlar beni dövseler filan.. =)

8 Ekim 2008 Çarşamba

Yuvarla Gitsin: "Bocce"


Çocukken güzel, eğlenceli oyunlarımız vardı. Bilye, dokuz kiremit, istop, yakartop ve daha birçoğu... Sonra büyüdük abi, abla olduk yerini bowling, bilardo ve daha başka şeyler aldı. Bilmem bu saydıklarıma dikkat ettiniz mi? Hepsi de topla (ya da yuvarlak nesnelerle) oynanan oyunlar.


Neyse yuvarlak şeylere bu kadar takılmayalım biz, sadede gelelim. Bir gün bedencimiz Zuhal Hoca 8+1 (8 tanesi aynı boyda, 1 tanesi diğerlerinden daha küçük; toplamda 9) topla çıkıp geldi. Nedir, ne olacak derken biz; artık "bocce" de oynayacağımızdan bahsetti. Bocce, bocce, bocce... Ne peki bu bocce?


Bocce'nin tarihçesi aslında M.Ö. 9000'lere kadar gidiyor. Kalıntılarına Anadolu'da rastlanmış. Modern anlamda ise yeni ve pek bilinmeyen bir spor. Ekipmanlarımız; 8 tane ağır, avucunuz kadar top (Harry Potter okuyanlara daha iyi bir tarif vermek gerekirse 'bludger'a benziyor.) ve 1 tane küçük ve hafif (yine HP'ciler için 'snitch'ten biraz daha küçük olduğunu söyleyebilirim.) top. 2 takım, her takımda 2 kişi, her oyuncuda da bahsettiğimiz ağır toplardan ikişer tane oluyor. Oyunun amacı kısaca 6 ila 10 metre arasındaki bir uzaklığa atılmış küçük topa, toplarınızı en yakın olacak şekilde atmak. 8 topun da atılması sonucu topu en yakın olan takım puanı alıyor. Maç ise skor 15'e ulaşınca bitiyor.


Tariften de anlaşıldığı üzere pek enerji harcamayı gerektirmeyen, sakin bir spor. Önemli olan nişancılık. Anlayacağınız elinizin ayarı iyiyse pekala kıvırırsınız bu işi. Ayrıca yorucu olmadığı için de kolunu kaldırmaya üşenen tipler için bile bir alternatif sunan bir spor dalı -her ne kadar bocce'yi oynayabilmek için kolunu kaldırmanız gerekse de...


Zaten nişancılığı bilyeyle, dokuz kiremitle öğrenen bizler için de ne kadar zor olabilir ki bu bocce? Peh...