30 Kasım 2008 Pazar

plug my hole.


When you're gone, a hole was consisted in middle of my breast.
The hole was growing up every second, every moment.
I've hoped you come back and plug the hole with your touches;
But; you never came.
And in the end, i disappered in my hole.

28 Kasım 2008 Cuma

Beyin, otur oturduğun yerde!



Baş ağrısına daha fazla dayanamayan Amélie 5. derse girmeyip dinlenme odasında dinlenmeye karar vermiştir. Acabay ve Nurkaya kişileri de Almanca ödevlerini yapmadıklarından derse girmezler, dinlenme odasına giderler. Amélie bu sırada bir battaniye bulmuş, okul kazağını da başının altına yastık yapmış yatmaktadır.


Acabay: Amélie mi o?

Amélie: Evet, benim.

Acabay: Noldu?

Amélie: Başım çok ağrıyor yaaa... Beynimde çok ilginç şeyler oluyor.

Nurkaya: Nasıl yani?

Amélie: Ya sanki böyle beynim olması gereken yerden daha yukarıda gibi. Aşağı inmek istiyor; ama inemiyor. O yüzden de başıma acayip bir basınç uyguluyor.

Acabay: Hmm...

Nurkaya: Mantıklı...

27 Kasım 2008 Perşembe

Nağadar salak bi' dünya!



Bozuk blog ben lan çok sinirlerim... Hatta o kadar bozuk ki, cümlelerime yansıdı bu bozukluk. En devrik cümle, benim cümle. Höylölöhöy...


Shateiel'in blogunu geziyordum dün gece. Ve işte o an dünyamı yıkan o sarsıcı gerçekle yüz yüze geldim. Hayal kırıklarım Şebnem Ferah'ın 'can kırıkları'ndan bile fazlaydı. Müthişti. Üst üste koysan Everest'i bilem geçerdi.


Yazılarımda sıklıkla geçen, bayıla bayıla kullandığım "parende" sözcüğü, aslında "perende"ymiş. Laaan... Bu bana yapılır mı! Perende diye şey mi olur allasen? Parende o be, parende. TDK doğrusunu bilmiyorsa ben ne yapayım. Hem perende'nin söylenişi de hoş değil ki. B.k gibi beee! Oysa parende öyle mi? Bakın söylenişi bile nağadar artistik.


Çok hüzünlendim be. Bu acı gerçeği öğrenmeyi bünyem kaldırmadı. Gidip Selpak alayım da gözlerimi ve sümüklerimi sileyim. Yok yok, Solo alayım. Ne de olsa, hem yumuşak hem hesaplı. Filleri yok gerçi ya neyse.

26 Kasım 2008 Çarşamba

Coğrafyacı der ki: Asistan hanım, bi' bakar mısınız?




Coğrafyacıyı çok seviyorum lan ben! Evet, aslında öğretici yönü pek iyi değil; ama çok kafa bir adam be! Her ne kadar benimle çok uğraşsa da, seviyor beni ondan uğraşıyor biliyorum (hemen gelin-güvey oldum yalnız, ama yok yok hissediyorum katiyyen seviyor =P). Mesela onunla iyi anlaşabilmek için o sana laf soktuğunda sen ona daha beterini söyeleyeceksin ki, o artık üstüne bir şey diyemesin. O zaman çok iyi bir ilişkiniz oluyor mesela. Hoşlanıyor bu tip hazırcevaplıklardan.


Sonra bir de bu adam bana asistanım diyor hep. Kitap okumayı ve en abidik-gubidik konuları bile araştırmayı sevdiğimden genel kültürüm vasatın üstündedir en azından. O yüzden bir konuyu birine soracak oldu mu bana sorar, fikrimi alır filan. Sonra benim karşımdaki kim olursa olsun hatasını düzeltmeden duramama gibi bir huyum var. Bunu karşımdakini küçük düşürmek için yapmıyorum hiç, ya da kendini beğenmişlik olsun diye. Ama ne yapayım mizacım böyle, tutamıyorum kendimi. Pat diye atlıyorum ortaya, "hayır o öyle değil" diye. Bu adama da aynısını yapıyorum, hatalarını düzeltiyorum filan. Ondan kaynaklanıyor biraz da. "Asistanım", "Asistan Hanım" diye seslenir sık sık.


Bir de bu adam çok güzel laf soktuğundan, gıcık olduğum kişilere laf soktuğunda müthiş bir haz alıyorum. Sevgim tavan yapıyor birden. Ama belli etmiyorum, şımarmasın diye.


Ve tabii ki kafa bir adam olduğundan dersleri çok eğlenceli geçiyor(gerçi ders demeye bin şahit ister ama), kendiliğinden kaynıyor. Hiç çaba göstermenize gerek kalmıyor. Hoş be! Boş ders gibi bir şey oluyor bildiğin. Ama boş derste bu kadar gülmez insan, öyle de bir durum var tabii.

25 Kasım 2008 Salı

Götiğim Ben Tağam mıığğğ!




6. sınıfta sınıf öğretmenimiz ilkokul çocukları gibi bizi kendi istediği yerlere göre oturttuğundan, ilk defa o sene aynı sınıfta bulunduğumuz D.... isimli bir kızla yanyana oturmak zorunda kalmıştık. Ben o zamanlar da şimdiki gibi yırtık(bu annemin tabiri), muhalefet etmekten çekinmeyen -hatta zevk alan, açıksözlü olduğumdan pek sevilmeyen biriydim. D. ise benim tam tersimdi. Sessiz, kimseye karışmayan, ruh gibi biriydi. Lakin onun da pek seveni yoktu. Zaten benim ortaokul hayatım b.k gibiydi. Kimse kimseyi sevmezdi. Hele de son 2 sene felaketti. Sınıfın çoğunu kızlar oluşturduğundan kimse birbirini çekemiyordu. Millet birbirinin yüzüne gülüyor, arkasından demediğini bırakmıyordu. Okul birincisi olmam, çok büyük bir suç içlemiş biri gibi gösteriyordu beni. Düşmandı herkes. Yüzüme gülenler, bıraksalar bir kaşık suda boğardılar beni heralde. Neyse ki liseye başladığımdan beri görüşmüyorum hiçbiriyle. Çok şükür!


Neyse konumuz bu değildi. 6. sınıfa dönelim. Bu D. şahsiyeti çok çekingendi, hatta bana sorsanız hayatının hiçbir döneminde başkaları tarafından farkedilemeyeceğini bile söyleyebilirdim o zamanki şekliyle. Ama bir kez daha anladım ki, insanlar çok çabuk değişiyor. Geçen gün feysbuk'tan bir grup daveti geldi. Mezun olduğum okulun mezunlarıyla alakalı. Hadi bir girelim bakalım dedik. Bir de baktım ki kurucusu bu D. şahsiyeti. Uzun zamandır hiç görüşmemiştik, acaba neler yaptı diye merak ettim, arkadaş olarak ekledim. Eklemez olaydım! Keşke D. gözümde yine o eski halim-selim ve sessiz D. olarak kalsaydı.


İlk dumurluk durumum profil resmini görmemle oldu. Çok götik resmi vardı kendisinin. Yüzünün dörtte biri göz kalemiyle boyanmış. Zannedersin savaşa gidiyor da, kamuflaj yapmış. Sonra saçının uçlarına mavimsi-yeşilimsi bir saç spreyi sıkmış (boya olmadığını diğer resimlere baktığımızda anlıyoruz). Siyah bir bluz giymiş. Ve de objektife bakmadan çok manidar, bir o kadar da gotik(!) bir bakış atmış. Ayrıca ismindeki harflerin bir kısmını küçük, bir kısmını büyük yazmış. Bakın burdan da ne kadar kuul biri olduğunu anlayabiliyoruz. Bir de ismindeki g'yi "q" olarak yazmış -ki bu da havasına hava katan bir hareket. Fotoğraf yorumlarına ve verdiği cevaplara bakarsak ne denli gotik olduğunu daha iyi anlayabiliriz:



Osqe Rocker: qothic girL =)

(ilk yorum kendisi gibi rakır olan, bunu da herkese belirtmeyi bir borç bilen arkadaşından. ismindeki ve gothic'teki g'yi "q" yazarken girl'deki g'yi neden aynen bıraktığına anlam veremiyoruz. halbusi öyle yapsa çok daha kuul olacaktı. oradan kaybettiği puanı l'yi büyük yazarak ve tabii ki de türkçe kullanmaya tenezzül etmeyerek tamamlamış. tebrik ediyoruz kendisini.)


D. : --------------------------euhueuhu!:...........!xD!.... =)))))


Hande: anam d. senid ahanda böle rockçı qördysem tmm artkın:D


D. : yhaaa öL€ işT€ .....=)))))))))3 s€n€d€ çoK ş€yyy deiŞtİ........=)))))))))xD!............

(götikliğin sınırları zorlanıyor sayın seyirciler! bakın en önemlisi ya'yı yhaaa şeklinde kullanmış. ayrıca bir kez daha büyük-küçük harf kombinasyonu ile yazıya ne denli bir kuulluk kattığını görüyoruz. e'leri de € şeklinde kullanarak bir kez daha gönlümüzü fethetti! Cümlenin içeriğinden de "eski ezik ve sessiz kız değilim. kuul oldum, gotik bile oldum. günde 3 göz kalemi bitiriyorum o derece yani..."yi rahatlıkla hissedebiliyoruz.)


Hande: belli oluo wla baya bi se deişmiş :D


İbrAhim Ş.: nice pic :D


Fevzi: TırsTımm ama Çok hoŞsunnn :$ (=


Umur: d. yunanlı kızlara benzemişin ama cok tatlı olmusun kradesim...


D. : saol UmuR ....xD....................YuNaNlıMı :P





Diğer fotoğraflarına yapılan yorumları da paylaşmak isterdim. Ama bir gün için bu kadar götiklik yeter size, yoksa alışık olmayan bünyeniz kaldırmayabilir.


Sevgiler, saygılar. Götik kalın!

Nası yani ya!



Pek sevgili ve gerzek blog! Bugün blograzzi'de 'günün blogu' olmuşsun. Hadi kalk bunu kutla. Şampanya patlat, diğer blogları diskoya eğlenmeye götür (sabaha kadar dans dans dans...), amuda kalk, parende at, ödevini yap, dedenin elini öp, anneni deli et, brokoli ye, yatmadan önce sütünü iç, vakitlice yat, üstünü güzelce ört, rüyanda beni gör!

Defol şimdi!

24 Kasım 2008 Pazartesi

Savulun mp4'ler, ben geliyorum!



Lan benim kadar eşyalarını hor kullanan biri daha var mıdır acaba? (kitaplarımı tenzih ederim. onlar benim gözbebeklerim, miniminnaklarım, agucukgugucuk bikbikbik...) Her şeyimi rezil ediyorum be! Mesela hayatımda ayakkabı silmek gibi kavram yer etmedi henüz. Nasıl olsa yağmur yıkıyor canııım. Sonra telefonum yerle siyam ikizi olmak üzere. O kadar çok düşüyor, o kadar çok parçalarına ayrılıyor ki; bazen hiç yerden kaldırmıyorum bir daha düşmesin diye. Tokalarıma öyle bir saçarım ki etrafa, bulmam mümkün değil hele de tel tokalarımı. Annem temizlik yaparken bulup bulup koymasa toka çekmeceme, tokalarımın bir karadelik tarafından yutulduğunu düşüneceğim. Tabii haliyle ahenkle dans edeyim derken kendini kaybeden, yola gelmez saçlarımı da hale yola koyamayacağım.

Bu acınası eşyalarımdan biri de mp4'lerim. Müzik diye deliriyorum, onsuz yapamıyorum; ama şu mp4'lere işkence çektiriyorum ya resmen, yuh bana. Öküz ben! Mesela geceleri müzikle uyuduğumdan sabaha kadar aletin çekmediği şey kalmıyor. Altımda mı ezilmiyor, yatağın aralarına mı sıkışmıyor, dayanamayıp intihar mı etmiyor... Ama öcünü de beni kulaklıklarla boğmaya çalışarak alıyor. Çünkü bazen kulaklığı boynumu 3 tur çevirmiş halde buluyorum. Dedim ya aletler benden dertli, dün gece şu an kullandığım da dayamadı. 1.5 yıl içinde 3. mp4'ümü de bozuyordum az kalsın; ama galiba yaşayacak.

Dün yattım yatağa, açayım dedim. Bastım tuşuna; kum saati beliriyor ekranda(açılırken bir süre kum saati oluyor, ondan sonra ana menü geliyor benimkinde), bir süre sonra da kapanıyor tekrar. 5138 kez tekrarladım; ama yok bir türlü açamadım. Sonra bilgisayara bağladım ve açtım, düzeldi. Sonra bugün ödev yaparken dinliyordum, şarjı bitti, şarjettim. Bu sefer hiç açılmadı. Tekrar bağlayınca bilgisayara, çalışmaya başladı. Ne manyak bi' mp4'tür bu kardeşim! Bana boyuna stres yaşatıyor yaaa... Aklım gidiyor bozulacak diye; çünkü bu kardeşimin mp4'ü (o kadar sık bozunca onunkine dadandım). O pek müzik dinlemiyor diye, onunkini kullanıyorum bir süredir -her ne kadar o izin vermese de. Eğer bozulursa mızmızlanacak bir sürü. Dertsiz başıma dert alacağım yok yere.

Bak kaprisli kabak (aletin ismi oluyor bu) lütfen bozulma. Tamam, bundan sonra sana iyi davranacağım diye söz veremem; ama sen yine de yap bi' güzellik be, hadi hacı be. Yüz göz etme beni kardeşimle; yohsam çipini kanalizasyona atarım. B.k yoluna gitme deyimini bizzat yaşarsın oğa göre!


Hadi seni de öptüm blog. Görüşürük!

22 Kasım 2008 Cumartesi

Köpeksiz Kaldırım İstiyoruz!




Hani bu köpekleriyle artizlik olsun diye caddelerde, kaldırımlarda gezen görmemiş kırolar var ya; işte onlara çok kıl oluyorum. Dalasım, dövesim, bir köpek alıp sokağın ortasında parçalatasım geliyor o tipleri.


Tamam köpeklerin gezdirilmeye ihtiyacı var; ama parklar, yürüyüş alanları ne bileyim bu tür şeylerin yapılabileceği daha uygun alanlar var. Hiçbir şey yoksa sakin bir sokakta gezdir, kimseyi rahatsız etme kardeşim!


Almış adam 90 kilo köpeği şehrin en işlek caddesine çıkmış, sözde havasını atıyor, kuul oluyor, kızları tavlıyor. Embesiiiiğğll, gerizekalıığğğ!... Kaldırımda işkence çekiyoruz onun yüzünden be. Tamam ben korkmuyorum. Zaten eskiden kurt köpeğimiz olduğu için alışkınım. Severim de köpekleri. Ama korkan insanların da düşünülmesi lazım. Köpekten delicesine korkan kişiler biliyorum be! Yazıktır, günahtır, ayıptır. Biz o mal yüzünden kaldırımda slalom yapmak zorunda mıyız? Bu ne düşüncesizliktir, bu ne öküzlüktür, bu ne görmemişliktir?
Ağzınızı kırıyım!

Yo, hayır duymuş olamazsın.


Düşünüyorum çokça; yağmurun çok az yağdığı bu şehirde 'niye her zaman yağmur benim üstüme yağıyor?' diye. 17 yaşında yalan söylediğim için mi? Niye her zaman yağmur benim üstüme yağıyor? Güneş parlarken bile...

Bir şemsiyeye ihtiyacım var galiba.

(duyarsınbelkibirgece)

19 Kasım 2008 Çarşamba

"İvit Bravo" Çılgınlığı.



Yazılarımda da rastlandığı üzere "ivit bravo" şeklinde ne olduğu belli olmayan bir sözcük öbeğini sıkça kullanıyorum. İvit, evet demek oluyor. Bravo da öylesine bişi işte.


Aslında bu işin doğuşu Esra'ya kadar gidiyor. Eski sınıfımda Esra diye bir arkadaş vardı. Onun her söylediğiyle dalga geçip onu sinir etmek için erkek arkadaşlar (başta Cihat olmak üzere) adeta yarışırlardı.


Bir gün yine bu Esra'yı dellendirme seanslarının birinde Esra Cihat'a "evet bravo" diyor hafif kızgınlıkla. Cihat da bunu evirdi çevirdi "ivit bravo"ya dönüştürdü. Geçen sene sürekli bunu Esra'yı sinir etmek için kullanırdı. Bir süre sonra da alışkanlık yaptı herhangi bir şey için de kullanmaya başladı.


Ben geçen sene 'ivit bravo'yu kullanmazdım. Şimdiyse Cihat'la aynı sınıfta olmamamıza rağmen -ki bu Cihat yüzünden ağzıma takılmadığını gösteriyor- 'ivit bravo manyağı' oldum(ne manyak bir bilinçaltım var benim, aylar sonra anca işliyor bir kelime). Sürekli ivit bravo, ivit bravo diyorum. Artık evet şeklinde bir kelime yok lügatimde. Çok yayık bir kelime gibi geliyor 'evet'. İvit bravo hızlıca söylendiği ve ağızdan bir anda çıktığı için belki de...


Ben bu kadar çok kullanınca çevremdeki herkese de bulaştı bu. Herkes istemsiz bir şekilde 'ivit bravo'cu oldu. Her şeye tepkileri belli: ivit bravo. İvit bravo için bir tepki diyorum; çünkü biz zıvanadan çıktık. Olur olmaz her şeye ivit bravo diyoruz.

Televizyonda dinlediğimiz bir habere mi sinirlendik? -İvit bravo.

Arkadaşın sınavda birinci olduğunu mu öğrendik? -İvit bravo.

Edebiyatçının yan sınıfa fırça attığını mı duyduk? -İvit bravo.

İvit bravo, ivit bravo, ivit bravo...


Çok popüler oldu bu ivit bravo şeysi. Aferin bana. İvit bravo!

Seri Katil Olursam Yapacaklarım:


Elma yemeyi severim. Ama kırmızı ve sert olacak elma. Böyle ısırdığında hart hart ses çıkartacak. İşte bu bana müthiş bir haz veriyor. Bir de ben böyle yapınca herkes rahatsız oluyor, beni boğmak istiyor(teşebbüs etmediler değil) filan çok hoşlanıyorum bundan. Kitaplardaki, filmlerdeki kötü kadınlar gibi oluyorum. Bir de o kötü kadın kahkası atabilsem tam süper olacak ama...


Neyse efendim bir gün okulda öğle yemeğinde elma çıktı. Ben yemekhanede yemedim, sınıfa çıkardım elmayı. Öğle arası olduğundan sınıfta benden ve I'was kişisinden başka kimse yok. Ben böyle hart hart yiyorum yine elmayı.


Amélie: Var ya ben böyle ses çıkararak yemeye bayılıyorum bu elmayı haaa..

I'was: Psikopatsın kızım sen!

Amélie: Var ya ben seri katil olsam kurbanlarıma işkence çektirirken karşılarında böyle kırmızı bir elmayı hatır hatır yerim... (Bende de seri katil takıntısı vardır. Birçoğunun hayatını neredeyse ezbere biliyorum. Hatta geçen sene Dil ve Anlatım dersinde seri katillerle ilgili sunum yapmıştım. O günden sonra bana potansiyel seri katil olarak bakıyorlar.) Hatta böyle hani her seri katilin bir imzası vardır ya, ben de imzamı kırmızı elma yaparım. Öldürdükten sonra da o elmanın üzerine bıçakla bir işaret koyup (çarpı olabilir, herhangi bir harf olabilir) kurbanın ölü bedeninin üzerine bırakırım... Evet, tuttum bu fikri. İleride seri katil olursam kesin bunu yapıcam!

I'was: Manyaksın sen!...



Seri katillik fantezilerimi de buradan herkese açıklamış oldum. Cinayet işleyecek olsam, polisler hemen izimi bulacaklar. Ağız tadıyla Karındeşen Jack, Zodiac Killer misali polise alay içerikli mektup yazamayacağım. Bari 3 cinayet işlemeden önce bulamasalar da seri katil ünvanını elde etsem. Yoksa kurduğum onca hayal boşa gidicek!

16 Kasım 2008 Pazar

Twilightsevergillerden misiniz?



Bu yazın ortalarına doğru bir arkadaş grubumun çoğunun (özellikle de kız kısmının) kişisel iletilerinde olsun, nicklerinde olsun Twilight, Edward&Bella türünden şeylere çok fazla rastlamıştım. Bir kaç gün sonra merak edip sordum nedir, ne değildir diye. Öğrendim ki Bestseller olmuş 5 kitaplık bir serinin ilk kitabıymış. Arkadaşlardan biri de e-book'unu bulmuş, ondan ona derken yayılmış da yayılmış. Bana da attılar kitabı. Ama ben şu zamana kadar e-book okumamış, bu zamandan sonra da okumayı düşünmeyen biri olarak okumayı şiddetle reddettim. Kitabın da dijitali mi olurmuş allasen? Kitap dediğin iki kapak arasına girebilmeli, koklanabilmeli (evet buradan açıklıyorum, kitap koklama manyaklığım var. keş gibi kokluyorum kitapları.), dokusu hissedilebilmeli ve tabii ki yatarak okunabilmeli...


Bu dikkafalılıkla okumadım ben bunu ve uzun bir süre de normal şeklini aradım. Bu arada sürekli Twilight'la ilgili şeyler araştırıyordum, yani bende iyice takıntı haline gelmişti bu mesele. Okumalıydım bir şekilde. Manisa'da bulamadım; ama çok da dert etmedim. Manisa küçük bir şehir zaten, İzmir'de bulurum dedim. Bir kaç hafta sonra İzmir'e bir arkadaşımın yanına gittim bir kaç gün kalmaya. Daha önceden meseleyi ona da açmış, onun da bu konuya eğilmesine sebep olmuştum. İzmir'e gittiğimde o kitabı bulup almaya karar verdik; ama bulamadık. Evet, İzmir'de dahi yoktu kitap. Olanlardaysa kalmamıştı. Tabii bu arada "Alacakaranlık Kuşları", "Alacakaranlık Kuşağı" gibi kitapları zorla satmaya çalışan kitapçılarla da mücadele ettik. Sonuç olarak İzmir'de de bulamadık Alacakaranlık'ı. Biz kitabı aramaya devam ediyorduk; ama hiçbir yerde bulamıyorduk. Hatta sırf bunun için arkadaşın erkek arkadaşı da seferber olmuştu. Sonunda erkek arkadaşının aklına internetten sipariş etmek geldi. Bir sitede bulduk ve sipariş ettik; ama defalarca mail atmamıza rağmen kitabı göndemediler.


En sonunda arkadaşın erkek arkadaşı Ankara'ya gittiğinde bulup getirdi. Öğrendik ki Epsilon bu ekim ayında piyasaya sürmüş(ondan önceki Dharma'ydı, ondan bu kadar zorlanmıştık). Kitap yazılı haftasında elimizde olduğundan bizim için baya zor oldu. Eğer kitaba başlarsak sınavları boşlayacağımızı biliyorduk. O sebeple büyük bir irade göstererek 10 günlük sınav dönemimizin bitmesini bekledik. Önce bahsi geçen arkadaş okudu. Ve nihayet ben. 4 aylık bekleyişin sonucunda bu sabah kitabı bitirdim.


Okuma süreci benim için oldukça sancılıydı. sırma tuğçe ve zeynep isimli 3 dişikişinin bi takım yazıları var burda.'da ben bazen... isimli bir yazı vardı Tuğçe imzalı. Orada filmlerde, kitaplarda filan empati yaptığını söylemişti. Ben de öyleyim. İstemdışı bir şey bu. Hemen o dünyaya giriveriyor, kurgunun tam da göbeğine oturuyorum(kitaplarda daha da çok olur bu). Hele de ben o kitabı çok seviyorsam yandığımın resmidir. Asıl dünya sanki kabukmuş, ben de aslında o dünyada yaşıyormuşum gibi olur. Rüyalarıma girer filan... Yine aynı şey oldu. Aklımda fikrimde Alacakaranlık vardı. Psikolojim bozuldu. Her kelimeyi, her durumu onunla bağdaştırır oldum. =D



Burada uzun uzun kitap yorumu yapacak değilim; ama bir kaç şey söylemeden de geçmeyeyim. İtiraf etmeliyim ki bu kadarını beklemiyordum. Çok, çok farklı bir kitap. Sanki fantastik gibi değil de; yaşamın içinde var olan, yarın sizin de başınıza gelebilirmiş gibi bir his uyandırıyor(en azından bende uyandırdı.=P). Ve okuyan her kız (çoğunluk diyelim misal Eylül aşık olmamıştı) gibi ben de Edward'a aşık oldum. Böyle şeylerin bir çok kişiye salakça geldiğini biliyorum; ama bu, demin bahsettiğim empatiötesi durumumdan kaynaklanıyor(bir de böyle demem her kitap karakterine aşık olduğumu düşündürtmesin lütfen=D)... Neyse uzatmayalım.

Epsilon New Moon(serinin ikinci kitabı)'u da piyasaya sürdüğünden onu da hemen D&R'dan sipariş edip edindik. Yalnız Epsilon önce New Moon'u piyasaya sürüp, Twilight'ı sonradan alelacele piyasaya sürdüğünden bir çok hata vardı. Hatta bazı kısımları direkt atlamışlar. Bu kısımlarda Epsilon'a sövüp, sevmediğim e-book'a talim etmek zorunda kaldım.

Şimdi derdim filmin vizyona girmesi. AFM dahi bu konuda ses çıkarmadı daha. Lütfen kitap gibi b.kunu çıkarmasınlar bunun da. Kudurucam yoksa.

14 Kasım 2008 Cuma

Frizbi Bulamadınsa...


Bugün cuma olmasından mütevellit bazı planlarımız vardı bizim, daha doğrusu varmış da ben unuttum.


I'was(kendisi sıra arkadaşım olur): S....'ye geliyor musun bugün?
Ben: Höee niye gelicem ki?
I'was: Gitçektik ya, unuttun mu yoksa?
Ben: Imm, öyle mi? Peki olur, gideriz. Tamam yani... Gidiyoruz.


Neyse candostum güzel insan I'was'ın da katkılarıyla 5 kız arkadaş olaraktan S.... kişisine gittik. Yedik, içtik, güldük, konuştuk; güzeldi yani. Oradan ayrıldığımızda saat 6'yı geçiyordu. Bizim de canımız yürümek istediğinden dolmuşa binmeyelim aval aval, konuşa konuşa gidelim dedik. Önce I'was kişisini yolcu ettik İzmir'e. Daha sonra da yürümeye başladık. Bir yandan eski anılarımızdan bahsedip gülüyorduk(çünkü hepsi ayrı bir komedi ve gerzeklik), bir yandan da insandışı yaşam formu hareketleri sergiliyorduk. Gittiğimiz istikamet sebebiyle Bursa-İzmir sürat yolunun kaldırımında yürümekteydik.


Tabii buraya kadar anormal bir şey olmadı, en azından bizim normallik anlayışımız çerçevesinde. Lakin biz bir araya geldiğimizde olayların normal seyrinde akması gibi bir şey hiçbir zaman gerçekleşmemişti ve yine bir şey olacaktı. Oldu da. Ama bu seferki gerçekten de insanın hayalgücünü aşan bir olay, yüksek performans gerektiren bir eylem. Neyse olaya dönelim... Biz kaldırımda yürüyorduk, aniden yanımızdan geçen arabının içinden bize doğru bir şey fırladı, daha doğrusu fırlatıldı. Tak diye önümüze -tam da benim önüme hatta- kutu gibi bir şey düştü. Bi' ilk olayın şaşkınlığıyla kalakaldık. Sonra ayağımın ucuyla dürtükleyince kutuyu; kutunun içindeki nesneler dökülmeye başladı. Evet, bu kutu bir 'mandalina kabuğu kutusu'ydu. Okurken bile hönk'lemenin imkansız olduğu şu durumu bizzat yaşadım, evet.


Bu durumun bana kazandırdığı çok şey oldu. Misal artık lügatıma 'mandalina kabuğu kutusu' şeklinde eşsiz bir sözcük öbeği girdi. Sonra bu kutunun frizbi gibi kullanılabilineceğini öğrendim; çünkü kutu önüme çok artistik bir şekilde fırlatılmıştı, aynı frizbi gibi. Ayrıca bir adet dikdörtgensel kutu ve mandalina kabuklarıyla ucuz yoldan, evde frizbi yapılabilineceğini öğrendim. Trafiğe çıkarken kask takılması gerektiğini öğrendim. Ve Türk insanının mandalina kabuklarını rastgele yola atmayacak kadar çevreci (önce onu bir kutuya koyduktan sonra diğer insanların üstüne fırlatıyorlar çünkü) olduğunu öğrendim.


Evet, benim açımdan çok kazanımlı bir gündü. Bir çok yeni şey öğrendim. Orman ne güzel, ne güzel... Saygılar, sevgiler...

9 Kasım 2008 Pazar

Saçımı Yapıyordum, Hayatımın Anlamsızlığını Keşfettim.




Sevgili blog, bugün günlerden pazar olması sebebiyle sabahın köründe uyanmam ve sabahın köründe dersaneye gitmem gerekiyordu(bkz: 7.10'da uyanmak)(bkz: dersanenin 8.00'de başlıyor olmasına duyulan sınırsız küfretme isteği).


Benim için günün ilk dakikaları hep aynıdır. Bugün de öyle oldu. Telefonumun alarmı çaldı ve erteledim. Hep bunu yaparım; hatta bazen 2 kez erteler, 3.ye güç bela kalkarım. Neyse işte telefonun alarmı ilk çaldığında erteledim. Sonra geri yattım. Bu sefer telefonu yatağın içine aldım ki, çalarsa direkt olarak erteleyeyim de alarm sesine daha fazla uyuz olmayayım diye. Ama yine de alarm bir kez çaldığında yarı-uyku haline girerim. Zannediyorum ki; bu ertelemeler, alarmı kapatıp yatmalar yüzünden geç kalma vukuatım çok olduğundan artık bilincim böyle bir sistem geliştirdi. Zaten telefon alarmının benim uyanmam açısından pek bir ehemmiyeti de yok. Daha çok annemin seslemesi etkili oluyor uyanmamda. O da 3. seslemesinde uyanırım. İlk seslemesinde tamam der geri yatarım. İkinci seslemesinde kalkmış olmam gerektiğinin farkında olduğumdan kalktııım der geri yatarım. Ve nihayet 3. sesleyişinde zaten artık tedirgin bir uyku halinde olduğumdan üstümü giyiniyoruumm deyip suratımı ekşiterek kalkarım. Bu kez alarmı sadece 1 kez erteledim, annem seslendiğinde de kalktııım deyip gerçekten kalktım. Yani bugün formumdaydım. Ama sanma ki blog bugün uykum yoktu. Bilakis her zamanki gibi çok fazla uykum vardı; ama yine de uyandım. Ve yine her zamanki gibi "keşke dün erken yatsaydım" nidalarıyla üstümü giyinmeye başladım. Bilgisayarı açtım acep blog aleminde nooğğluyor diyerekten.


Neyse işte bunlar aslında gereksiz ayrıntı. Sonra gerzek saçımı hale yola koymak için banyoya geçtim ve hayatımın anlamsızlığının nedenini kavradım. Evet blog evet, senin de tahmin edemediğin gibi LOST. Saçlarımla uğraşırkene sanki vahiy gelmiş gibi birden aklıma Lost düştü ve "Previously on Lost" sözcük öbeğinin aslında ne kadar önemli olduğunu farkettim. Evet, evet aylardır Lost izlemiyordum. Bir zamanlar deli gibi Lost izleyen, ertesi gün fizik yazılısı olduğu halde art arda 4 bölüm devirmekten çekinmeyen, sonra bütün gün deli gibi "n'olcak acabaaağğğ" diye düşünen, hocalar ders anlatırken arkasına dönüp Hasan'la Lost muhabbeti yapmaktan dolayı boyun kısmında meydana gelen bozukluklara ve hocaların imalı bakışlarına aldırmayan ben; aylardır Lost'tan uzak kalmıştım. Haşin sesli amcanın 'Previously on Lost' demesini özlemiştim. Sayid'in parlak zekasını, Jack'in sabitfikirliliğini, Sawyer'ın iğneli laflarını, Kate'in Jack-Sawyer arasında mekik dokuması sebebiyle övgülerime mazhar olmasını, Sun'ın aksanını, Locke'ın gerzek davranışlarını, Hurley'nin şekerliğini ve Sawyer'la giriştikleri yaran diyalogları, Ben'in herkesi deli etmesini, Jakob'ın gizemini ve daha bir çok, bir çok şeyi... Ölenlerdense bahsetmiyorum bile; çünkü hatırlayınca içim bir fena oluyor(bkz: Charlie'nin ölümü, bkz: Jin'in ölümü, bkz: vs.). İşte blog bunların hepsini çok özlemiştim. Previously on Lost da bunların hepsinin habercisi gibiydi. Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir ya hani, Lost'un gelişi de ondan belli oluyordu.


Yaaa öyle işte. Çok özledim ben Lost'u... Başlasa da haşin sesli amcam yine yeni yeniden "Previosly on Lost" dese, ben gözlerimi pörtletircesine ekrana kilitlesem, hayattan kopsam, Lost izlemeyen arkadaşlarımla bile Lost kritiği yapmaya çalışsam...

7 Kasım 2008 Cuma

Sınavsız Bünyenin Mor İneklerle Valsi



Sevgili blog bugün çok mutluyum.


Hiç bitmeyecekmiş gibi görünen 1.5 haftalık sınav dönemi bugün sona erdi.


Bıkmıştım artık günde 2 tane sınava girmekten, 2. sınava hiç çalışmayıp okulda çalışmaya izin vermeyen hocalara sövmekten, çalışmayınca o sınavın hayatımın en zor sınavı olacağına dair duyduğum endişelerden, yüzümde çıkan sivilcelerden ve onları patlatmaktan, sınav sınıflarının sürekli değişmesi sebebiyle okulun girmediğim sınıfının kalmamasından, sınavlar sebebiyle her atraksiyonumuzun sekteye uğramasından, öğle aralarımın 6. ders olacak sınava çalışmak suretiyle zehrolmasından, çalışma kağıdı hazırlamaktan ve daha bir çok şeyden... Şimdi yazarken farkettim de amma çok şeyden bıkmışım. İyi ki sınavlar sadece 1.5 hafta sürüyor, o zaman daha başka şeylerden de bıkabilirdim. Mesela burnumun hep aynı yerde olmasından sıkılıp onu alnıma taşıyabilir, sürekli yemek yemekten bıkıp açlık grevine başlayabilirdim. Ama neyse ki olmadı.


Yemek derken, bugün Milka'nın enfes çikolatalarından birini keşfettim. Milka Lila Pause. İçi çilek kremalı ve pirinç patlaklı, dışı çikolata kaplı bir şukela bir şey. Böyle yerken kendinizi Alplerde Milka'nın mor inekleriyle hoplayıp zıplıyormuş gibi hissediyorsunuz. Bir o böğürüyor, bir siz; mutluluk solucanı olmuşsunuz filan... Bir de Milka'nın inekleri niye mor yaaa? Ben bunca yıldır çözemedim... Ben hayatımda hiç mor inek görmedim mesela. Acaba Milka için özel mi üretiliyorlar da biz göremiyoruz öyle her yerde. Belki de sadece Alplerde yaşıyorduk bu yaratıklar. Bildiğimiz Sütaş ineklerinin genleriyle filan oynanmış da olabilir aslında. O zaman kesin bunda CIA, FBI, Pentagon gibi gizli güçlerin işi vardır. Hem yazık değil mi o ineklere. Şöyle diyaloglar geçiyor olabilir mesela aralarında;


+ Anırhan biz niye moruz? Sütaş'ın bütün inekleri siyah-beyaz halbuki...
- Bilmiorum olum yaa... Ben küçükken şöhret olucam diye kaçtıydım Osman Amca'nın ahırından sonra bunlar bayılttılar beni, hani filmlerde olur ya öyle. Sonra da bir uyandım ki morum lan.

+ La Böğürcan ben kendimi çok dışlanmış hissediyorum be!
- Niye la?
+ Bütün sülale siyah-beyaz ben morum. Bir de şuralarda otlayan üç beş camış. Lan biz evlatlık mıyız yoksa be?
- Babaaaöööğğğğğ ben hangi veterinerde doğdum, bana gerçeği açıklayın lütfen...

+ Camışhan bizim işimiz gücümüz yok mu beee, niye biz bütün gün Alplerde malak malak otluyoruz? Hem niye bizim normal sahiplerimiz yok? Niye sütümüzü kunduzlara veriyoruz? Niye sütümüzü bebeler içmiyo da çikolata yapıyolar? Niye bizi Diskavri Çenıl belgesel yapmıyo da sürekli Milka reklamına çıkıyoruz? Hem niye bizi de normal inekler gibi ahıra kapatmıyolar? Niye bizim bi çobanımız yok, olsa kaval filan öttürürdü eğlenceli olurde beee.. Bi de niye bizim danalarımız, buzağılarımız yok; biz hiç çiftleşmiyo muyuz? Peki sence sanat sanat için midir, sanat toplum için midir?
- İneğiz lan biz, sorgulama. Al bak ot, ye!
+ Düşünüyorum öyleyse varım, Camışhan.
- Medyatik ineğin hali başka!...



Öyle işte... Neyse blog ailecek seviyoruz seni. Görüşürük...

45 Yıl Sonra Gerçekleşen Hayal


Sonunda yazımı yazabildim. Obama Obama dedim; ama adam seçimi kazanalı kaç gün oldu bir türlü atraksiyona geçemedim.


Evet, hepinizin bildiği gibi Obama bizi yanıltmadı ve ABD'nin 44. başkanı oldu.


Martin Luther King bundan 45 yıl önce "Bir hayalim var." diye seslenirken tahmin edebilir miydi acaba 45 yıl sonra bir siyahın başkan olarak ABD'ye sesleneceğini!..(Obama'nın Demokrat Parti adayı olarak konuşma yaptığı gün Martin Luther King'in konuşmasının 45. yıl dönümüydü) Ve artık 'hayal gerçekleşti'. Obama'nın eşi ve çocuklarıyla çıktığı o sahneye çıkması 'onlar için küçük ama Amerika için büyük bir adım'dı(bu sözü bir yerden hatırlıyorum ama).


Dilerim Barack Obama izleyeceği politikalarla da bizi yanıltmaz ve değişim gerçekleşir. İran bile 30 yıl sonra ilk kez kutlama mesajı gönderdi. Dünya ondan birşeyler bekliyor, evet.


Ve belirtmeden geçemeyeceğim. Cumhuriyetçi aday John McCain yeni Başkan Barack Obama'yı arayarak 'artık benim de başkanımsın' jesti yaptı. Bununla da kalmayıp seçim bölgesi Phoenix'te yaptığı konuşmada da, "Tanrı bu adamın yardımcısı olsun. Eski rakibimdi, şimdi başkanım olacak. Bunlar ülkemiz için zor günler. Güçlüklere karşı ona yardım etmek için elimden geleni yapma sözü veriyorum." dedi. Bakın işte ben bunu alkışlarım.



İlgilenenler için; Barack Obama'nın zafer konuşması

4 Kasım 2008 Salı

Seni Seçtim Pikaçuuuu, Pardon Karaoğlan




Bizim kuşaktan kız olsun, erkek olsun yoktur heralde Pokemon'u izlemeyeni. Ordaki asıl çocuk Ash'in en sevdiği pokimon(aslı pokemondur); Pikachu adlı, sarı, trafo benzeri, 'pika pika'layan bir yaratıktı. Ash bu pokemonu seçeceği zaman "seni seçtim pikaçuuuu" diye bağırırdı, o da tüm pokimonları kızartırdı filan. Ahh ahh özlemişim izlemeye izlemeye. O sebeple ne zaman bir şeyi seçmek söz konusu olsa seçenekler arasında Pikachu'yu seçiyorum ben.=P


Ama tabii her ne kadar konumuz seçimle alakalı olsa da ne pokitopları ne de herhangi bir çizgi filme dair bir şey. Bahsetmek istediğim şey şu anda dünya gündemini fazlasıyla meşgul eden ve sürmekte olan Amerika Başkanlık Seçimleri. Bilindiği üzere Cumhuriyetçilerin adayı McCain, Demokratların adayı ise Obama. Benim de öyle...


Barack Obama ya da bazı kimselerin kullandığı tabirle Karaoğlan taa ilk zamanlardan beri gönlümü fethetmiş bir şahsiyet. Ama neden? Mesela neden bugün okulda öğle yemeğinde ve öğle arasının yarısında benim gibi sıkı bir Obama'cı olan Büşra Nur ile "ille de Obama" propagandası yaptık?


Bir çok sebebi var elbette. Bu sebeplerin bir kısm Obama sempatime, bir kısmı da McCain antipatime dayanıyor. Ama bir kaç sebebi var ki, hepsinden önce geliyor.


İlk sebep bir çok kişinin de sebebi olan Obama'nın Karaoğlan olması... Düşünün bir kez milyonlarca afro-amerikanın yaşadığı bir ülkede 232 yıl boyunca tek bir başkan bile afro-amerikan olmasın... Belki de Beyazsaray'a beyazların daha çok yakıştığını düşünenler sandığımızdan da fazlaydı. Belki de siyahlar yönetilmeye mahkumdu, ne de olsa onlar gerçek bir Amerikalı bile değildiler. Ünlü siyah karşıtı ırkçı grup Ku Klux Klan'ın lideri Thomas Robb'un da dediği bu değil mi zaten? "Bu savaş bu ülkenin haklı sahipleri ve liderleri olan bizim insanlarımızla onlar yani siyahlar arasında. Başka yere ait olan o insanların cemaatleri tarafından okullarımızın ve kiliselerimizin işgal edilmesi insanları sinirlendiriyor. Uzaylılar tarafından el geçirildik ve Obama'nın kesinlikle bir uzaylı olduğunu düşünüyorum." Ooo, bakıyorum da siyahlar Amerikalı olmamakla birlikte gerçek bir insan bile değiller!..


Ne korkunç bir düşünce! Bu nasıl bir zihniyet? Mantıklı bir yorum bile getiremediğim dehşetli bir fikir! Onlar uzaylı, onlar insan değil. Defolsunlar, pisler, sefilller, yüzkaraları, yüzükaralar!... Bu şahsiyetler insanlıklarını nerede unuttular? Deri rengi yüzünden bir insanı insan dahi kabul etmemek nasıl bir mantık?... Evet, asıl sebep bu. Obama ve tüm siyahlar işte tam da yüzyıllar süren bu aşağılama yüzünden cumhuriyetçilerden çok daha fazla hakediyorlar soylu beyazları yönetmeyi. Sırf yüzyıllardır süren bu işkence son bulsun diye, eşitlik ve demokrasi denilen şey siyahların da hakkı olabilsin diye. Obama'nın otobiyograsi olan 'Babamdan Hayaller' adlı kitaptaki bir bölüm bile yorum yapmayı geçersiz kılıyor. Bir gün Obama Life dergisinde deri rengini değiştirmeye çalışan bir siyahın fotoğrafını ve hakkındaki yazıyı görür: "Bu makaleyi okuduğumda kendimi bir tuzağa düşmüş gibi hissettim [... ] Bir yerlerde gizlenmiş bir düşman vardı, hiç kimse hatta ben bile fark etmeden bana ulaşabilecek bir düşman." Sonra Obama şöyle devam eder: "Eve döndüğümde banyoya girdim ve aynanın karşısına dikildim. Rengim değişmemişti, her zamanki gibiydim. Aacaba bende anormal bir şey i vardı? Eğer ben normalsem, diğer olasılık, etrafımdaki ergenlerin bir deliler dünyasında yaşıyor olması beni daha az korkutmuyordu [...] Dünyaya bakışım, bu kez kesin olarak değişmişti."

Bir başka sebepse Obama'nın direkt olarak gençlere hitap ediyor olması. Ne diyor: Change! Evet, işte bu... "İhtiyacımız olan değişim(change we need)"! Amerika'da bir şeyler gerçekten de değişmeli, ve Obama'nın en azından (boş olma ihtimalini bünyesinden barındırsa dahi) ilk vaadinin bu olması bile büyük bir adım.


Dünya barışı açısından da Obama'nın McCain'e göre tercih edilmesi gereken aday olduğu ortada. Obama bugüne kadar hep uzlaşımı savundu. Irak Savaşı'nı hiçbir zaman desteklemedi ve seçilirse de bunun bir son bulacağını söylüyor. McCain'se Irak meselesinin her zaman haklı(!) bir dava olduğunu ve bu savaşı devam ettireceklerini vurguluyor. Aman ne güzel, Irak'a barış getirecek bir aklı evvel daha! Militaristliğiyle övünen birinden ne bekleyebilirsiniz ki zaten? "Obama Başyenidendağıtımcı olacak(Obama'nın ekonomik fikirlerini eleştiriyor). Ben başkomutan olmak için adayım." Buyrun burdan yakın. Başkomutan! Ooo, ne muhteşem. Bu fikre sahip birinden de zaten Bush gibi Irak'a barış getirmesini(!) bekleyebiliriz ancak.


Ve bir şey daha var. Obama'nın eşini ve çocuklarını seçim kampanyası süresince O'nu yalnız bırakmadıkları için tebrik ediyorum. Gerçekten mükemmel bir izlenim oluşturdular. Güçlü ve ideal bir profil çizdiler.


McCain'se geçtiğimiz günlerde Arnold Schwarzenegger ile halkın karşısına çıktı. Dünya vücut geliştirme şampiyonu olmuş; ama şu sözünden beyin yönünden gelişemediğini rahatlıkla anlayacağımız Schwarzenegger demiş ki: "Obama’yı davet ediyorum, çünkü sıska bacakları için bir şeyler yapması gerek. Ona bazı esneme hareketleri yaptıracağım. Sonra pek zayıf kollarını kaslandırmak ve pazuları şişirmek için bazı egzersizler yaptıracağız. Böylece fikirleri de biraz etlenmiş olur." Ben de kendisini beyni konusunda bir şey yapması için uyarıyorum ve McCain'den de bu işlerin Terminatör'le filan olmayacağını anlamasını bekliyorum.


Saygılar, sevgiler.

3 Kasım 2008 Pazartesi

İvit Bravo(!)



Bir zamanlar, "Ne habersin ne Türk'sün, seni gören yollara dökülsün..." sözleriyle başlayan şarkısını hepimizin diline dolamış olan Harun Tekin; Pelin Batu ve Cem Mumcu'yla beraber HaberTürk kanalında Kısa Devre adlı bir program yapıyormuş bir süredir.

Kendisini tebrik edip, başarılarının devamını diliyoruz(!)

2 Kasım 2008 Pazar

Doktordan, Temiz.



Sorarım sana blog, neden doktorlar mesleklerini plakalarında belirtmek isterler? "34 DR 118" gibi mesela. Mantığı nedir bunun? "Anasını satiim 6 yıl okudum ulen; dr plaka da alırım, beyaz önlük de giydiririm." türünden bir mantık mı bu yoksa? O olmasa gerek. Galiba arabalarını kolayca satabilmek için. Çünkü Türkiye'de sahibi doktor olan arabaların almaya değer nitelikte -ki buna daha çok 'temiz' denilir- olduğu gibi bir inanış var?

2003 model, Clio, Doktordan, Temiz.

"Doktordan? Ha tamam o zaman alalım Hüsamettin. İşte tam aradığım araba..." Niye peki? Doktordan olması o arabayı niye temiz yapsın ki? Doktorlar arabayı çarpamaz mı? Hipokrat Yemini'nde gizli kalmış, kamuoyuna açıklanmayan kısımlar mı var? ".......Gücüm yettiği kadar tedavimi hiçbir vakit kötülük için değil yardım için kullanacağıma ve arabımı çarpmayıp, temiz kullanacağıma......" Ya da acaba doktorlar arabalarını ameliyathane şartlarında, steril ve hijyenik ortamlarda mı kullanıyorlar? Sık sık sırtlarını dinleyip, arada benzin tahlili yapıyor olmaları da gayet muhtemel aslında.

Ve ülkemizde doktorlar haricinde arabası temiz(!) olan bir insan grubu daha vardır ki onlar da bayanlardır.

2002 model, Megane, Bayandan, Temiz.

Yine yaygın bir inanışa göre bayanların da arabası temiz olur? Neden blog? Oysa erkekler bayanları trafikte aşağılamaz mı? Park yapmayı bile beceremeyen, hız yapmaktan korkan kişiler de bayanlar değil mi! Hani sık sık arabalarını çarpan, trafiği felç eden bayanlar! Madem öyle niye bu erkek kısmısı araba bayandansa temiz olacağı inancını taşır? Bilakis daha kötü durumda olması gerekmez mi?

Aaa belki de arabanın gerçek anlamda temiz olacağını düşünüyorlardır... Kadınlar temizdir, titizdir filan ya hani. Mesela araba sahibi Hijyeniye'nin diğer bir araba sahibi bayan olan arkadaşı Steriliye ile olan konuşmasına göz atalım.

H: Ay kız Steriliye bugün öyle yoruldum, öyle yoruldum ki anlatamam. Derman kalmadı vallahi kolumda bacağımda, bayılacaktım.
S: Noldu kız Allah cezanı vermesin, naptın yine?
H: Bir baktım araba leş leş. İnsan içine çıkılmaz bu arabayla. Sonra Münevvergil görür filan mahallede dedikodu alır başını gider. Kaputu bir açtım, rezil halde rezil... Hemen yağçözle kirçözü alıp operasyona başladım. Sonra paspasları vernelli suyla yıkadım ki güzel koksunlar diye. Sonraaağğğ........


Eğer buysa maksat evet bayandan gayet de temiz bir araba alınabilir. Ancak bolca lavanta ve bulaşık deterjanı kokması da muhtemeldir.